| Şehit Sadrazam

>
English (US) Deutsch Français Русский 中文(简体) Português Italiano 日本語 한국어 Español
LA TAHZEN İNNALLAHE MEANA

» | Şehit Sadrazam



Şehit Sadrazam


Osmanlı Devleti'nin en ihtişamlı devirleri yaşanıyordu. Ülkenin başında yabancıların Muhteşem dedikleri Kanuni Sultan Süleyman, alimlerin başında deha bir zekaya sahip olan Ebu Suud Efendi, mimarların başında taşın dilinden anlayan Koca Sinan, Donanmanın başında Barbaros Hayrettin Paşa vardı. Böyle bir kadro tarafından yönetilen devlet nasıl kudretli olmaz dı? Ülkede bulunan bütün insanlarda huzur ve mutluluk hakimdi. Çünkü bu ülkenin halklarının birbirleriyle kavgaları yoktu. Mal sevdası kalpleri bozmamış, herkes başka insanların iyiliğini düşünür olmuştu. Fakirlere yardım etmek için insanlar adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Zenginler çevreye camiler, imaretler (yoksullara yemek dağıtan yerler), medreseler inşa ettiriyor, başıboş hayvanlar bile unutulmayarak onlar için vakıflar kuruluyordu.

Osmanlı ülkesinde dil, din, millet ayırımı gözetmeksizin her ailenin çocuğuna en iyi eğitim verilmeye çalışılıyor, zeki olanlar liyakâtlarına göre ülkenin en yüksek okullarına, hatta Enderun'a bile girebiliyorlardı. Bu amaçla da ülkenin dört bir yanında sınavlar düzenleniyor, zeki gençler bir bir devşirilerek ileride yönetim kademelerinde vazifeli, büyük devlet adamları olmaları için yetiştiriliyorlardı. Bu ülkede çalışan için yükselmenin ve bir yerlere gelmenin sınırı yoktu. İşte bu nedenledir ki, yabancı devletlerin bünyelerindeki halklar bile Osmanlı topraklarında yaşayan insanlara imreniyor, bu adalet ve huzuru onlarda arzuluyorlardı.

Yabancı uyruklu bir aile için, çocuklarının Osmanlı hükümetince devşirilerek okutulması kadar önemli bir şey yoktu. Çünkü böyle bir durumda çocuklarının geleceği garanti altına alınmış oluyor, o yükseldikce ailesi de itibar kazanıyordu.

Yavuz Sultan Selim'in saltanatının son yıllarında Balkanlar'dan devşirilen bir gurup çocuk Edirne'ye getirildiler. Bunların arasında Bosna'nın Sokoloviç Kasabasından devşirilen küçük bir çocuk da bulunmaktaydı. Zekası ile hemen dikkatleri çeken bu çocuk kısa sürede herkesin taktirini kazanmış ve kendisiyle özel olarak ilgilenilmeye başlanmıştı. İlmi mevzularda eğitilen bu genç bunun yanında askeri olarak ta yetiştirilmekteydi. Bir süre sonra kitabi eğitimini tamamlamış ve uygulama olarak orduya verilmişti. Burada kısa zamanda kendisini gösteren gence her geçen ay farklı görevler veriliyordu. Bir süre sonra donanmaya alındı.

Devir Kanuni Sultan Süleyman devriydi. Osmanlı Devleti karalarda olduğu kadar denizlerde de hakimiyetini sürdürüyordu. Barbaros Hayrettin Paşa Preveze Deniz Zaferi ile Akdeniz'i bir Türk Gölü haline getirmiş, Kızıldeniz üzerinden çıkılan Hind Deniz Seferleri ile uzak doğuya seferler düzenlenmeye başlanmıştı. İşte bir süre sonra bu güçlü donanmanın başına bu yiğit delikanlı getirilecekti. Ama o artık yeni devşirilen acemi oğlan değil, Kaptan-ı Derya Sokullu Mehmet Paşa idi.

Burada da birçok başarıya imza atan Sokullu, yönetim kabiliyeti ve politik kişiliğindeki başarısından dolayı Rumeli Beylerbeyiliği'ne getirildi. Artık Padişah ve Divan-ı Hümayundan sonra Anadolu Beylerbeyi ile birlikte ülkeyi yöneten iki kişiden biri haline gelmişti. Sık sık Budin Eyaletine gidiyor. Oradan Avrupa'daki hareketleri izliyordu. Zaman zaman da İstanbul'a geliyor, padişah ve Divan-ı Hümayun'a gelişmeleri bildiriyordu. Onun anlattıklarına göre kararlar alınıyor, ordunun sefer tarihleri ve sefere çıkılacak yerler belirleniyordu.

Çok vefakâr bir insandı Sokullu. Ekmeğini yediği yeri katiyyen unutmaz, kendisinin de oralara iyiliği dokunsun isterdi. Bu nedenledir ki, İstanbul ile Edirne arasındaki yolculuklarında muhakkak uğradığı ve konakladığı Lüleburgaz'a bir vefa borcu olarak bir külliye yaptırmayı arzulamış ve bu konuda Mimar Sinan'dan yardım istemişti. Koca Mimar, Sokullu Mehmet Paşa'nın arzusu üzerine küçücük bir kasaba olan Lüleburgaz'a dev gibi bir hâyır kurumu inşa etmişti. Sokullu Mehmet Paşa'nın hâyır kurumları bununla sınırlı değildi. O'nun sadece İstanbul'da iki tane camisi, birçok çarşısı ve aşhanesi de vardı. Eline geçen para ile birilerine yardım etmek hem Sokullu'nun hemde o dönemin insanlarının kendilerine vazife kabul ettikleri bir davranışları idi.

Çevreye hâyır eserleri inşa etmek konusunda hanımları da Osmanlı erkeklerinden geri kalmıyorlardı. Onlar da ellerindeki kendilerine ait mal varlıkları ile çevreye hanlar,hamamlar, çeşme ve camiler inşa ettiriyorlardı. Bunlardan biri de Sokullu'nun hanımı ve 2.Selim'in kızı olan İsmihan Sultan idi. Kanuni Sultan Süleyman Sokullu Mehmet Paşa'yı o kadar çok seviyordu ki, torunu İsmihan Sultan ile kendisini evlendirmiş ve bu zeki devlet adamını kendisine akraba yapmıştı.

Bir süre sonra Kanuni Sultan Süleyman Sokullu Mehmet Paşa'yı kudretli Osmanlı Devleti'nin ikinci adamı yapmaya karar verdi. Yani Sokullu bundan böyle Kanuni'nin sadrazamı olacaktı. Bu görev büyük ve gösterişli olması yanında sorumlulukları da en ağır meslek idi. Üç kıtaya yayılmış bu devletin topraklarındaki tüm insanların sorunları artık Sokullu Mehmet Paşa'yı bekliyordu. Ama O, vazifesinin bilincinde bir kişi olarak uzun yıllar bu vazifeyi hakkıyla götürecek, ordunun başında sefere çıkmaktan, divanı yönetmeye, halka hitap etmekten, gemilerle denizlere açılmaya kadar görevi neyi gerektiriyorsa bundan kaçınmayacaktı.

Kanuni Sultan Süleyman gibi kendisini unuturcasına devletini düşünen bir büyük insan ile devamlı seferlere çıkan Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, bu büyük padişahı 17.seferinde Zigatvar Kalesi'ni kuşattıkları günlerde çadırda kaybedecek, ama onun ölümünü kalenin alınması ve ardından 2.Selim'in gelişine kadar ordudan bile saklayacaktı. Eğer Kanuni öldüğü gibi bunu etrafa duyurmuş olsaydı ordu kuşatmayı bırakacak ve buralara kadar boşu boşuna gelinmiş olacaktı.

Sokullu gibi güçlü bir idarecinin devletin başında olması, Kanuni Sultan Süleyman sonrasında padişah olan oğlu 2.Selim'i de bir hayli rahatlatmıştı. 8 yıllık saltanatı boyunca o devlet işlerinden hep emin olmuştu. Çünkü Sokullu iş başındaydı.

2.Selim sonrasında tahta bu kez Koca Kanuni'nin büyük torunu 3.Murat geçecekti. Devletin başında yine dirayetli yönetimi ile yabancı devletleri dize getiren Sokullu Mehmet Paşa vardı. O, büyük projelerin adamıydı. Zorluklar karşısında engel tanımıyor, düşmanları ile arasına dağlar girse onları aşmak için deniz gibi nehirleri birleştirmeye çalışıyordu.

Ama artık yaşlanmıştı. Çevresindekilere gençliğindeki kadar kolay söz dinletemez olmuştu. Halk onun büyüklüğünü kabul ediyor ve O devletimizin başındayken bizlere Evvelallah bir şey olmaz diyorlardı ama ülke kademesinde yükselmeye çalışan bazı ihtiraslı kişiler onun varlığını kendi yükselişleri adına bir engel gibi görmeye başlamışlardı. Dünyada her zaman iyi insanların yanında kötülerde olacaktı. Ve Sokullu Mehmet Paşa'nın ömrü bunlarla mücadele etmekte geçmişti.

Sokullu Mehmet Paşa uzun bir süredir At Meydanı'nın hemen yanındaki konağında oturmaktaydı. Burası hem İstanbul'un atan kalbiydi hemde Topkapı Sarayı'na bir hayli yakındı. Hem burada yaşayan bir kişinin en büyük mutluluklarından birisi okunan o muhteşem ezanları dinledikten sonra Ayasofya'ya namaz kılmaya gitmek oluyordu. Sokullu'da bunu sık sık yapıyor, namazlarının büyük bir kısmını Ayasofya Cami'nde kılıyordu.

Sokullu dini bütün bir kişiydi. Namazlarını hiç aksatmadığı gibi bu beş vakit namazına nafile ibadetlerde katardı. Hemen her gece teheccüh (gece namazı) namazına kalkar, sonrasında da yatmayarak Kur'an-ı Kerim okurdu. Bunun hemen ardından da yardımcısı bir tarih kitabı okur, Sokullu'da sessizce onu dinlerdi. Çünkü kendisi tarih öğrenmeye büyük önem verirdi.

Böyle gecelerden birinde yine her zamanki gibi Sokullu Mehmet Paşa gece namazına kalkmış ve sonrasında da Kuran-ı Kerim okumuşlardı. Az sonra yardımcısı bir tarih kitabı aldı eline ve yavaşca okumaya başladı. Okunan kıssa Osmanlı Devleti'nin 3.padişahı olan 1.Murat'ın hayatı idi. Sultan Murat, daha kuruluş aşamasındaki Osmanlı Devleti'ni boğmak isteyen düşmanlara karşı Kosava Savaşında büyük kahramanlıklar göstermiş ve sonrasında da savaş meydanını gezerken kendisinden su isteyen bir Sırp askeri tarafından hançerlenerek şehit edilmişti. Kıssa sona erdiğinde odada bir süre sessizlik oldu. Çünkü Sokullu Mehmet Paşa ağlıyordu. Gözleri yaş içinde kalmış, 1.Murat'ın muhteşem sonuna gıpta ile bakmıştı. İşte bu gözü yaşlı haliyle ellerini gökyüzüne kaldıran Sokullu Mehmet Paşa, Allahu Teala'ya dua dua yalvarmaya başladı. O merhametlilerin en merhametlisinden bir dileği vardı. Dileği 1.Murat gibi güzel bir ölüm ile ölmekti. Bu yaşlı adam sonunun Sultan Murat Han gibi olmasını istiyordu. O da şehit olmak ve Allah'ın huzuruna sorgusuz sualsiz çıkmak istiyordu.

Az sonra İstanbul'un dört bir yanından sabah ezanları okunmaya başladı. Sokullu Mehmet Paşa uzun uzun ezanları dinledi. Sonrasında da yerinden doğrularak yardımcısının yardımı ile abdestini tazeledi ve Ayasofya'ya gitmek için evinden dışarıya çıktı. Güne namaz ile başlamalıydı. Zira o gün çok işi olacak, Divan'ı toplayacak ve devletin dirlik ve düzeni için kararlar alacaktı.

Osmanlı yönetiminde Sadrazamlar Divan-ı Hümayun denilen en büyük yönetim birinin başkanlığını yaparlar ve haftanın belli günleri Divan üyelerini toplayarak devlet işlerini görüşürlerdi. Bu toplantılar Topkapı Sarayı'nın Kubbealtı denilen yerinde yapılabildiği gibi Sadrazam'ın arzusuna göre kendi konağında da yapılabiliyordu. Sokullu Mehmet Paşa'da bazen Divan'ı kendi konağında toplardı. O gün de öyle yaptı. Ulaklarına emir vererek tüm Divan üyelerine, o günkü toplantının kendi konağında olduğunu bildirmeleri için gönderdi. Öğle sonrasında yavaş yavaş Divan-ı Hümayun'un Kallavi kavuklu Kubbealtı vezirleri, Kaptan-ı Derya, Şeyhülislam, Defterdar, Nişancı vb. üyeleri Sokullu'nun konağında toplanmaya başladılar. Herkes tamam olduğunda Sokullu söze başladı. Devlet dünyanın belki en güçlü devleti idi ama problem dünya üzerinden ne zaman eksik olmuştu ki. Yine bir sürü gaile vardı etraflarında ve bunları aşmak için söze başladı. Birkaç saat geçmişti. Divan toplantısına bir mola vermek gerekiyordu. Zihinler biraz dinlenecek sonrasında da kalındığı yerden devam edilecekti.

Bu sıralarda At Meydanı üzerinden bir adam sallana sallana, Sokullu'nun Konağına doğru yaklaşmaktaydı. Yoldan geçen çocukların sataşmadan edemediği bu kişi bir meczuptan başkası değildi. Osmanlılarda hemen her mahallenin bir delisi vardı. Halk böyle doğuştan aklı kıt insanları hor görmez, onlara kendi içlerinde bakarlardı. Hatta, akılları olmadığı için günahsız olan bu insanların Ahiret'te sorgusuz sualsiz cennete gideceğine inanılır ve bu delilere imrenilirdi. Bu günahsız delilerin dualarını almak için adeta birbirleriyle yarışan insanlar onlara yardım eder ve kendilerinden yardım isteklerini boş çevirmeyi büyük uğursuzluk sayarlardı.

Çevresindekilere garip hareketler yaparak ilerleyen meczup Sokullu'nun konağına geldiğinde içeriye girmek istedi. Kapıdaki nöbetciler onu durdurdular. Ama aralarından bir tanesi diğerlerine müdahale ederek, Sokullu'nun kendilerine bu deli konusunda tenbihte bulunduğunu, bu kişi ne zaman gelirse içeri girebileceğini, Sokullu'nun ona yardım ettiğini söyledi. Nöbetciler bu meczup kişiyi salıverdiler. O da sallanarak içeriye girdi. Yolu biliyordu. Hemen merdivenlerden baş odaya ilerledi. Konakta kendisini tanıyan uşaklar da bir şey demediler. Çünkü Sadrazam'In hatırlı konuğu olduğunu biliyorlardı. Az sonra sadakasını alıp çıkacaktı. Sokullu ve Divan üyelerinin oturduğu odanın kapısı yarı açıktı. İçeriye giren meczup kapının eşiğinde durdu. Sanki içeriye buyur edilmesini bekler gibi bir hali vardı. Sokullu Mehmet Paşa meczubunu görünce gülümsedi. - Gel bakalım koca deli dedi. Kaç gündür nerelerdeydin? Aç mısın açıktamısın ? Ne yer nerelerde yatarsın ?

Böyle diyen Sokullu elini kemerine attı ve meşin bir kese çıkardı. Kese içinden birkaç gümüş akçe alıyordu ki, Sokullu'nun yanına yaklaşan meczup beklenmedik bir şey yaparak belinden çektiği kısa saplı bir hançeri Sokullu Mehmet Paşa'nın böğrüne sapladı. Odadaki herkes dona kalmıştı. Güvenlik görevlileri hemen meczuba müdahale ettiler ama iş işten geçmişti. Sokullu kan kaybediyordu. Ama o haliyle bile çevresindekilere sakin olmaları gerektiğini öğütlüyor ve delinin bunu bilmeden yaptığını söylüyordu. Yanındakiler onun bu sakin tavırlarından bir şey anlayamadılar ama O, bu hadisenin dün gece yaptığı ihlaslı duanın bir neticesi olduğunu anlamakta gecikmemişdi. Evet bu büyük insan, aynen yüzyıllarca önce Kosava Savaşında milletinin selameti adına hançerlenerek şehit edilen 1.Murat han gibi şehit oluyordu. Şehit olurken şaşıyordu, bir gece önce yaptığı duasını Yüce Rabbi ne kadar da çabuk kabul etmişti. Gözlerini bu fani dünyaya kapattığında yüzünde öbür alemin güzelliklerini bizlere taşıyan bir tebessüm kalmıştı. Kimbilir belki bu son anında O'nu ötelere davet etmek için gelenlerin arasında 1.Murat Han'da bulunmaktaydı.

Alıntı :    http://www.talhaugurluel.com




islami forum



Bilx.net
Get  our toolbar!

Kabeden Canlı Yayın