KURAN İLİMLERİ– Tefsir – Tevil – Tercüme – Meal

KURAN İLİMLERİ– Tefsir – Tevil – Tercüme – Meal



http://img101.imageshack.us/img101/8743/1zefrmbza8.jpg

 

Tefsîr ve te’vîlden önce tercüme ve meâl kavramlarına değinmek oldukça önemlidir.
Tercüme: (Arapça t-r-c-m: çevir-) Bir dildeki bir metni mana bakımından kayıp olmaksızın bir başka dile aktarmak olan tercüme, pratikten yola çıkarak hayat bulmuştur. Yani insanlar, türlü sebeblerle ihtiyaç duydukları söz ve metinleri asgari kayıpla diğer dillere aktarmışlardır.
Buna karşın içeriği önemli olmanın yanısıra edebi mahiyetli metin ve sözler diğer dillere aktarılırken en hafif deyimiyle anlam derinliği yitirirler. Bu sebeble pratikte mümkünse de teorik olarak(kayıpsız) tercüme hiç bir dilde hiç bir edebi metin için mümkün değildir.
Meâl: Arapça (e-v-l: isnat edil-, kaynaklan-, yorumla-) türeyen meal ise yukarıda bahsettiğimiz sebeblerden doğmuş bir kavram ve onun uygulamasıdır.
Meal için, tercüme esnasındaki anlam derinliğinin kabına yol açan motamot tercüme yerine, kısmen dilbilgisi ve kısmen cümle yapılarının şeklen ihmal edildiği buna karşın anlam bütünlüğünün ön plana çıktığı yorumlu tercüme şeklidir diyebiliriz. Mealde, işte bu bahsedilen yetersizlikler sebebiyle parantezler kullanılmaktadır.

Bir çok dildeki türlü metinler ve sözler, bazen îmâ bazen kinaye, mecaz vb. anlam derinliği ve çeşitliliği içeren ifadeler barındırırlar. Bazen bunları aynı dili kullananlar dahi algılayamayabilirler. Yani gerek tercüme gerekse meal anlam derinliğini koruyamazlar. Hatta meal yazarlarının tercümede ve onun yanısıra parantezlerde seçtiği kelime ve cümlelerin aslında kendilerinin Kur’an’dan anladıkları yani kısa tefsirleridir diyebiliriz. Yine aynı sebeb ve gerekçelerle hiç bir Kur’an meali veya tefsiri, mutlak olarak Kur’an değildir ve öyle anlaşılamaz.
Anlam derinliğinin ortaya çıkması için ya o dilden ve ifadeden o dile hakimiyet ile anlamak gerekir veya açıklama gerekir. Bu sebeble farklı milletlerin, müslümanlıkla tanışmasından itibaren meal yanısıra anlama ve açıklama faliyeti denilen tefsir faaliyeti hızlanmıştır. Hızlanmıştır diyoruz çünkü biz biliyoruz ki anlama ve açıklama için bir başka dilden olması şart değildir, aksine aynı dildeki insanlar da aynı anlama düzeyinde olmadığından bu açıklama faaliyetine aynı dili kullananlar(araplar da) dahildir.(Bunun örnekleri çoktur bir örnek için Suyûtî’nin el-İtkân’ında Buhârî’nin de naklettiği Nafi b. Ömer ile İbn Abbas’ın konuşmasına bakılabilir.)
Yine bu açıklama faaliyetini Kur’an için ilk gerçekleştiren tabiidir ki Hz.Peygamber’dir. Daha sonra onu takiben sahabe de aynı yoldan yürümüştür.

O halde Tefsîr (f-s-r: açıkla-, keşfet-, şerhet-) bir dildeki ifadeyi anlam kaybına uğramaksızın ifade edebilmek için diğer dilde geniş bir şekilde anlatımıdır.
Te’vîl (e-v-v-l: geri döndür-, evirip çevir-, hakkında yorum yap-) ise ileride belki değineceğimiz tefsirden bir sonraki adımdır ki eldeki ifadenin yönüne göre onu muhtemel anlamlarla anlamlandırma; dolayısıyla hüküm verme veya hükme elverişli hale getirme çabasıdır.

Tefsir ilimlerine geri dönersek:
Bu tariflerden yola çıkarak demek ki ilk yapılacak iş ifadeyi doğru anlamaktır(anlatmak en son iş). Bu durumda, kendi içinde tutarlı ve anlam bütünlüğü taşıyan Kur’an’ın sureleri ve ayetlerinin çeşit ve kısımları hakkında bilgi sahibi olmalıyız.
Tefsir ilminin belli başlı bir kaç bölümünü fikir vermesi açısından sıralayalım:
Mekki-Medeni: Ayetler nerede hangi zaman inmiştir. Mekki ve Medeni Surelerin Özellikleri ve Alametleri bilinmektedir. Buna göre:
1) Hadarî: Rasulullah’a yolculukta olmayıp, yerleşik durumda iken gelen vahydir. Vahyin çoğunluğu bu şekilde gelmiştir.
2) Seferî: Rasulullah’a yolculuk veya savaşta inen vahiylerdir.: Enfal S.baş kısmı, Tevbe: 9/34, Hac S. başı, Fetih suresi.
3) Neharî: Gündüz inen ayetlerdir. Kur’an’ın büyük bölümü gündüz inmiştir.
4) Leylî: Geceleyin vahyedilen ayetlerdir. Buna örnek: Al-i imran suresinin son kısımları, Tebük seferinden geri kalan üç kişi hakkında inen ayetler (Tevbe: 9/117-118), Fetih suresinin baş kısmı.
5) Sayfî: Yaz mevsiminde nazil olan ayetler.: Nisa suresinin son ayeti olan Kelale ayeti, Tebük gazvesi hakkında inen ayetler.
6) Şitaî: Kış mevsiminde nazil olan ayetler.: İfk olayı ile ilgili ayetler (Nur: 24/11-26), Hendek savaşı ile ilgili ayetler (Ahzab Suresi)
7) Firaşî: Rasulullah yatağında iken nazil olan ayetler.
8) Nevmî: Rasulullah uykuda iken nazil olan ayetler.
9) Semaî: Rasulullah semada iken nazil olan ayetler. Bakara suresinin son iki ayeti Mirac’ta iken nazil olmuştur
10) Ardî: Rasulullah yeryüzünde iken nazil olan ayetler. Kur’an’ın hemen hemen hepsi bu şekilde indirilmiştir.
Nâsih-Mensûh: Biliniyorsa ayetlerin hangisi nasih(sonra gelerek nesh eden) hangisi mensuhtur(önce gelerek nesh olunan).
Esbâb-ı Nüzûl: Biliniyorsa ayetler hangi ortamda kimler hakkında inmiştir. İniş bakımından hangi ayetler önce hangileri sonradır.
Garîb-i Kur’an: Biliniyorsa hangi ayetler yabancı kelimeler içerir bunlar nelerdir. Kur’an’da Suyûtî’ye göre (Kinâne, Huzeyl, Himyer gibi 37 lugatten kelimeler vardır)
Vucûh-Nezâ’ir: Hangi ayetlerin (veya ayetlerdeki kelimelerin) yapıları aynı manaları farklı veya manaları aynı yapıları farklıdır.
Kur’an’da, çeşitli manalarda kullanılan müşterek lafızların mevcut olduğu müşahade edilir. Bir kelimenin bir ayette ifade ettiği mana ile, yine aynı kelimenin diğer ayetlerdeki anlamları aynı olmamaktadır. İşte biz buna tefsir ilminde “Vucûh” diyoruz. Bunun aksine de, yani çeşitli birçok kelimenin aynı manayı ifade etmesine “Nezâ’ir” denir.
Muhkem-Müteşabih: Muhkemin lügat manası sağlam, manası açık, yorum götürmez, şüphe kabul etmez anlamında if’al vezninde, arapça ismi mef’ul bir kelimedir. Muhkem ayetler, manası açık olan, manasında ihtilaf edilmeyen, manalarının anlaşılması için açıklamaya ihtiyaç duyulmayan, manası herkes tarafından anlaşılabilen ayetlerdir. Müteşabih ise birden fazla manaya gelen, manası açık olmayıp manasında kapalılık bulunan, açıklamasız anlama imkanı olmayan veya muhkem ayetlere ters gibi görünen ayetlerdir.
Âmm-Hâss: Ayet mana itibarıyla bir zümreye veya bir olaya mı mahsustur. Yoksa genelleyici nitelikte midir.
Hakîkat-Mecâz: Ayet gerçek manasını mı ifade etmektedir yoksa mecaz anlamlı mıdır.
Siyâk-Sibâk: Ayetlerin içinde bulunduğu ayet kümelerinden(konudan) ayırmadan öncesi ve sonrası ile bir bütün olarak ele alınmasıdır.
Zâhir-Bâtın: Zâhir, lafızdan anlaşılan, açık, görünen manadır. Ehl-i sünnet alimleri, nasslara (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflere) zâhir mânâlarını vermişlerdir. Zarûret olmadıkça, nassları te’vîl etmemişler, bu mânâları değiştirmemişlerdir. Kendi bilgileri ve görüşleri ile bir değişiklik yapmamışlardır. Bâtın’a gelince diğerinin tersine açıkça anlaşılmayan tevil gerektiren demektir.
Mucmel-Mübeyyen: Mucmel, bir açıklayıcı tarafından, açıklanmadıkça mânâsı anlaşılmayan kapalı lafızdır. Şayet bu ayet, bir Müfessir ayet ile (mücmel)açıklanmışsa Mübeyyen denir. Mücmel, lügat manasından da anlaşıldığı gibi, kapalı bir lafızdır. Ondan ne murad edildiği kolayca anlaşılamaz ve mananın onlardan hangisine delalet ettiği açık bir şekilde belli olmaz. Manası kapalı bir şekilde olan ayetler Kur’an’da mevcuttur. İnsan, hırslı ve sabrı az yaratıldı. (Meâric sûresi: 19) Âyet-i kerîmede hırslı ve sabrı az mânâsına olan "helû’" lafzı mücmel olup, ondan sonra gelen; "Ona bir sıkıntı dokunursa, feryâd eder. Ona hayır (mal) isâbet ederse cimrilik eder" (Meâric sûresi: 20,21) âyet-i kerîmeleri ile açıklanmıştır. Ahkâm âyetlerinin ekserisi, mücmeldir. Bunların çoğunu Hz.Peygamberimiz açıklamıştır. Meselâ, mücmel olan salât lafzını; "Ben nasıl salât (namaz) kılıyorsam, siz de öyle kılın" buyurmuşlardır.
Mübhem-Müfesser: Mübhem; Kur’an’da sarih olarak isimleri zikredilmeyip te, ismi mevsuller(yan cümlelerde) veya zamirlerle zikredilen erkek veya kadınlar olduğu gibi, bir topluluk veya kabile de olabilir. Bu gibi ismi mevsullerin veya zamirlerin kime delalet ettiğini bilmek kolay bir şey değildir. Mübhemat hakkındaki bilgiler, sahih nakle dayanır. Müfesser ise Üzerindeki kapalılık bir ayet veya sahih hadisle açıklanmış olan ayettir. (Usûl-i fıkıhta, nass denilen lafzdan daha açık olan lafızdır. Nass, sevkedildiği mânâya açıkça delâlet eden lafızdır.) Kur’an’da bulunan salât, zekât gibi kapalı kelimeler, Hz.Peygamber tarafından açıklanmıştır. Böylece bu kapalı kelimeler, müfesser hâline gelmiştir.
Hafî-Celî: Hafi, celînin tersine gizli, kapalı demektir. (Usûl-i fıkıh ilminde, mânâsı açık olduğu hâlde söyleyenin maksadını ifâde etmede kapalı, gizli söz.)
Mâide sûresinin 38. ayetiinde hırsıza verilecek cezâdan bahsedilmektedir. Ayetteki sârık (hırsız) kelimesi hafîdir. Çünkü tarrâr (yankesici) ve nebbâşı (kefen soyucuyu) da içerisine aldığı hususunda kapalıdır. Bunun için, âlimler, âyet-i kerîmede hırsıza verilecek cezânın, yankesiciye de verileceğinde sözbirliği ettikleri halde, kefen soyucu hakkında ihtilâf etmişler, farklı hükümler bildirmişlerdir.
Daha burdakiler gibi pek çok madde sayılabilir. (Kur’an’ın, Kureyş lugati dışındaki diğer farklı lugatlere göre mütevatir kıraatleri gibi)
Ayrıca buradaki her başlık müstakillen bir ilim dalı olarak ele alınmış bunlardan herhangi birisi üzerine muhtelif ahcimli eserler yazılmıştır.

Kur’an’da hitablar:
Genelde Kur’an’daki hitaplar üçe ayrılır:
Rasulullah açısından:
Rasulullah’a olan hitablar.
Rasulullah dışındakilere yapılan hitaplar
Her ikisine birden olan hitablardır.
Kişiler açısından:
1-Peygambere hitablar, "Ey Nebî" gibi
2-İnsanlara hitablar, "Ey İnsanlar" gibi
3-İnananlara hitablar, "Ey İman edenler" gibi
4-Kafirlere hitablar, "Ey Kafirler" gibi
5-İsrailoğullarına hitablar, "Ey İsrailoğulları" gibi
6-Ehli Kitaba hitablar, "Ey Ehli Kitap" gibi
Cinsiyet açısından:
1- Erkeklere
2- Kadınlara
3- Hem erkek hem kadınlara

daha bir çok açıdan ayrımlar mümkündür.

Muhteva bakımından Kur’an:
1- İ’tikâdât
Ahlak: Kur’an’ın ahlak anlayışıyla ahlaklanan insanlar dünya ve ahiret mutluluğunu elde edrler. Kur’an ahlakıyla ahlaklanmayan insanlar ise hem dünyada hem de ahirette rezil olurlar, çeşitli cezalara çarptırılırlar.

2- İbâdât
İbadetler: Kur’an’da ibadetler icmalî olarak emredilmiştir. Namaz, oruç, hac, zekât ve diğer sadakalar bunlar arasında sayılabilir. Otuzdan fazla âyette namaz emredilmiş, ancak onun vakitleri, rükün ve şartları hadislerle belirlenmiştir. Allah elçisi; "Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın.Haccın esasları da Hz. Peygamber tarafından açıklanmıştır: "Hac ile ilgili ibadetlerinizi benden alınız. Zekâtı da Allah elçisi bizzat uygulamış ve zekât memurlarına uygulama şartlarını açıklamıştır.
Keffâretler de temelde ibadet niteliğindedir. Çünkü bir kısım günahların affı bunlarla sağlanmaktadır. Kur’an’da yer alan keffâretler üç tanedir. Yemin keffâreti. bir mü’mini yanlışlıkla öldürme keffâreti ve zıhar keffâreti.

3- Mu’âmelât
Muâmeleler: Evlenme, boşanma, nafaka, velâyet, mâlî, iktisâdî konular, akitler, savaş ve barış gibi ferdin fertle, ferdin devletle veya devletlerin birbiriyle olan birtakım ilişkileri bu bölümde yer alır.
Kur’ân-ı kerim mâlî konularda haksız kazancı yasaklamış ve akitlerde karşılıklı rıza esasını getirmiştir. Allâhü Teâlâ şöyle buyurur:
"Ey iman edenler! Malı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rızaya dayanan ticaretle yeyin, haram ile kendinizi mahvetmeyin" (en-Nisâ, 4/29).
Yardımlaşma: Yönetimle toplum ve bütün mü’minler birbiriyle yardımlaşma ve dayanışma içinde bulunmalıdır. Kur’an’da şöyle buyurulur:
"Birbirinizle iyilik ve takvada yardımlaşın, günah işleme ve haksızlıkta yardımlaşmayın" (el-Mâide, 5/2).

4- ‘Ukûbât
Cezalar: Kısas, hadler, sürgün vb.
Adalet: Adalet bütün hakların ve mülkün temelidir. Kur’an’da şöyle buyurulur:
"Şüphesiz ki, Allah, size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder" (en-Nisâ, 4/58).

SONUÇ:
Yukarıdaki (ve diğer) bilgilerle donanmış bir kişinin bir ayeti anlamak için izleyeceği yöntem (fikir vermesi açısından) en azından şöyledir:
1- Önce ayeti dilbilgisi açısından ele alır. Tercüme eder ki böylece elinde bir metin oluşur.
2- O metnin içindeki varsa edebi sanatları bulup ayetin anlamına katkısını ortaya çıkarır ve tercüme metnini yeniden inşa eder (buraya kadar meal gibidir)
3- Şayet metinde bir kapalılık varsa ayetin siyak-sibakını gözeterek o ayeti açıklayan nasslara (diğer ayet veya sahih hadislere) bakar. Yuakrıdaki gibi özel bir durum varsa aynı şekilde gereğini yapar.
4- Ayetin iniş zamanı, mekanı ve sebebini vd. tespit eder. Bunların ışığında yeniden anlama çalışması yapar.
5- Sonra eldeki metnin konusunu tespit eder ve aynı konudaki diğer ayetlerle birlikte okuma çalışması yapar.
6- Bu ayeti Hz.Peygamber nasıl anlamış diye varsa sahih hadislerdeki tefsirine bakar.
7- Sahabenin ve diğer alimlerin o ayetten ne anladığına tefsir kitaplarına bakarak kendi anlayışını test eder.
8- Bütün bunların sonunda bu ayet üzerinde kişi ayet hakkında bir anlayışa ulaşır. (kişi ayeti kendi ilmi ve gücü nisbetinde kendine göre tefsir etmiş olur)
9- Şayet aynı şekilde hadis, fıkıh veya kelam(akaid) ilimlerinde de derin olduğuna inanıyor ve güveniyorsa sonraki te’vîl ve hüküm verme aşamalarına doğru yolculuğuna devam edebilir.

Kur’an İlimleri hakkında binlerce alim ciltler dolusu eserler yazmıştır. (Bunlardan en çok bilinenleri Zerkeşî’nin el-Burhân fî Ulûmi’l-Kur’ân’ı [4.Cilt] ile Suyûtî’nin el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân’ıdır [2.Cilt][tercüme edilmiştir].) Biz burada sadece fikir vermesi için çok kısa bir değinmekten öteye gitmedik. Üstelik bu alanda türkçede de yeterince tercüme ve çalışma fazlasıyla mevcuttur. Bu sebeble ayetlere yaklaşımda kafası karışanların mazereti bulunmuyor(okumalılar). Bu konuda okumayıp, öğrenmeyip de yine de ahkam kesenlere gelince; bence onlar kendilerini bir kontrol edip gözden geçirseler ve ne kadar Kur’an ve Kur’an ilimlerine tabii olduklarını görebilseler derim.

Sözlerimi İmam Suyûtî‘nin Kur’ân Tefsiri için gerekli ilimlere dair sözleriyle noktalıyorum:
1- Lügat ilmi: Vaz’i hasebiyle müfret lafızların şerh ve medlulleri ancak bu ilim sayesinde bilinir. Mücahid şöyle der: ,,Allah ve ahirete iman eden kimse için helal olmaz ki, Arap lügatını bilmeden Allah’ın kitabı hakkında söz söylesin!”
2- Nahiv ilmi: Nahiv ilmini bilmeyen, cümlede yer alan kelimelerin i’rabını ve dolayısıyla görevini bilemez, yanlış mana verir…
3- Sarf İlmi: Kelimelerin menşe ve yapıları, (yani i’lal, idğam, kalb ve hazif gibi halleri) ancak bu ilmi tahsil etmek suretiyle elde edilir. İştikak ilmi de bu babdan olup daha çok kelimenin hangi maddeden geldiğini ortaya koyar. Mesela: Mesih kelimesinin aslı ,,seyahat” mıdır yoksa mesih kökünden midir?
4- Belağat ilmi (Meânî, Beyan ve Bed’i ilimleri): Çünkü ancak bu ilimlerle; ifade yönünden terkiblerin özellikleri, delaletin vuzuh ve hafi oluşları yönünden özellikleri, kelamı tahsin yönünden hususiyetleri ortaya çıkar.
5- Usulü’d-Din: İtikadı ilgilendiren ayetlerin te’vil ve tefsiri ancak bu ilimle ortaya çıkar ve açıklık kazanır.
6- Usul-i Fıkıh ilmi: Ayetlerin çeşitli yönleriyle hükümlere delaletleri bu ilmin verdiği ölçülere göre kendini gösterir.
7- Esbab-ı Nüzul: Hedefi mâlum,
8- Nasih ve Mensuh
9- Fıkıh
10- Mücmel ve mübhemi beyan eden hadisler
11- Kıraet ilmi: Kıraet vecihlerinin farklılığı, mananın farklılığına delalet eder.
12- Mevhibe ilmi: Bu ilmi, Allahü Teala, ilmiyle amel eden âlimlere lütfeder. Kim bildiği ile amel ederse, Allah ona bilmediklerini de bildirir!” mealindeki hadis-i şerif buna işarettir."

İmam Suyûtî bunları saydıktan sonra şunları ekler:
"İbn Ebi’d-Dünya diyor ki: Kur’an ilimleri ve bu ilimlerden istinbat edilenler, sahili olmayan bir denizdir. Bu ilimler birer alet ilmidir. Bunları tahsil etmeden kimse müfessir olamaz. Bunlarsız, Kur’an’ı tefsire kalkışırsa kendisinden yasak edilen fikre dayanmıştır.
Bir kimse Kur’an üzerinde kendi re’yi ile konuşursa isabet etse de o hata etmiştir. (Ebu Davud, Tirmizi, Neseî)
İlimsiz Kur’an hakkında yorum yapan, ateşte yerini hazırlasın. (Ebu Davud)"

Türkiyede en eski Türkçe Mealler veya Meal-Tefsirler
Şu bilgileri de konuya yakınlığı sebebiyle paylaşmadan edemedim, umarım faydalı olur.

Kimileri türkçe meallerin ve tefsirlerin son dönemlerde ortaya çıktığını sanır. Halbuki belki bu gün elimizde olmasa da makul olan; türklerin müslüman olmasının hemen ardından dinlerini öğrenmek için bu tercüme faaliyetlerini de gerçekleştirdiğidir. Zaten aşağıda ismi geçen çalışma da yalnızca Türkiye’deki kütüphanelerle sınırlıdır. Uygurca ve diğer türk dillerinde tercümeler olduğu bilinmesine rağmen kütüphanelerimizdeki en eski nüsha 1333 yılına kadar gider. Leningrat Asya müzesinde, Samanoğulları dönemine ait (H.IV asırda yani 1000′li yıllardan) Kur’an tercümesi metin parçalarının bulunduğu belirtiliyor.
Burada M.Hamidullah-Macit Yaşaroğlu, Kur’an Tarihi – Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Terceme ve Tefsirleri Bibliyografyası kitabından nakillerde bulundum. Eserin içindeki ikinci kitabın yazarı Macit Yaşaroğlu her tercüme veya tefsir için Kur’an’ın baş tarafından (Fatiha’yı) örnek olarak verir.
Ben de tırnak içinde bu tercüme örneklerinin ilk cümlelerini (harfiyyen) aktardım. 1700 yıllar ve sonrasını es geçdim çünkü sonraki yıllarda sayı artıyor hatta 1910′da bir ermeninin tercümesi bile var.
ASIL KONUYA DÖNERSEK:
Bazıları Satır arası türkçe tercümeli Kur’an meali olan aşağıdaki örneklerin ilklerinin içinde nerdeyse arapça, farsça kelime hiç yok.
1333, 1363, 1423, 1503, 1559,1573, 1574, 1582, 1639, 1684, 1698 yıllarında (1800 sonraları sayıları birden artmaktadır.)

"Törütkenimiz bir uğan idi atı birle. Bağırsak kamuğ tınlıgka rûzî birigli, kamuğ mü’minlerni yarlıkağan" şeklinde başlayan,
"Tanrı adıyla yânı başların ya okurın key rahmet kılıcı rahmet kılıcı",
"Tanrı adıyla başların ya okurın key rahmet rûzî verici key edici rahmet",
"Başladum adıyla Tanrı Taâlanun ki rızk vericidür ve rahmet edicidür",
"Allah adıyla yânı başların okurın rûzî verici key rahmet kılıcı rahmet kılıcı",
"Öğmek Tanrınındır, kemâl issi ya besleyici key rahmet kılıcı rahmet kılıcı" örneklerle devam eder.

1450′li (Yıldırım Bayezid zamanı) yıllarda, Cevâhiru’l-Esdâf
""Öğmeklik sena etmeklik Allahu taâlâya hasıldur ki, o Allahu taâlâ âlemleri besleyicidür"
Aynı yıllarda, Enfesü’l-Cevâhir, tercüme eden Musa el-İznikî
""Hamdü sena ve şükr-i lâ yuhsa ol Allah’a kim cemî âlemin perverdigarıdır"
1684′de, Zübed-i Âsâri’l-Mevâhib ve’l-Envâr, tercüme eden Ahmed Salih b. Abullah (1875′de ilk baskı)
""İbadeete müstehak olan Tanrının adıyla başlarım, halk üzre vücut ve hayatla in’âm iden onları beka ile esirgeyüp âfâttan hıfz eden"
1573′de, el-Mevâhibu’l-Aliyye, tercüme eden İdris-i Bitlisî
""Ol Allah ismine ki tapmağa müstehak ve sezavardır. Ancılayın Allah bağışlayıcıdur, halk üzre vücut ve hayat ve in’âm idicidür, anlara beka ve muhafazat-ı âfâtı"
1698′de, Tıbyân tefsiri, tercüme eden Ayıntâbî.(1841′de ilk baskı)
""Okurun yahut başların ol Allah-ı Tealanın ismiyle ki Kâffe-i halke rızık ve nimet îsaliyle rahmet edicidir. Ve yevm-i kıyamette mü’minlere rahmet edicidir."

KAYNAK:
Muhammed Hamidullah, Kur’an Tarihi – Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Terceme ve Tefsirleri Bibliyografyası
Muhammed Hamidullah, Kur’an Tarihi (Faydalıdır)
Osman Keskioğlu, Kur’an-ı Kerim Bilgileri (Faydalıdır)

Kendilerine sarılıp uydukça asla sapmayacağı iki emanete; Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün Sünnetine hassasça sahip çıkmak isteyenlere selam olsun.

 







Kabeden Canlı Yayın


Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir. Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.

Bu Site En İyi Ve En Doğru İnternet Explorer Hariç Tüm Tarayıcılar İle Görünür



Bilx.net
Get  our toolbar!