İslam ve Diğer Dinler

>
English (US) Deutsch Français Русский 中文(简体) Português Italiano 日本語 한국어 Español
LA TAHZEN İNNALLAHE MEANA

» İslam ve Diğer Dinler



Ehl-i Kitaba; Yahudi ve Hıristiyanlara kafir demek doğru mudur? Ehl-i Kitapla ilişkilerimiz nasıl olmalıdır? 

Bu soruyu meşrutiyetin ilanından sonra doğu aşiretlerini aydınlatmaya gittiğinde Bediüzzaman’a sormuşlar. Münazarat isimli eserde aktarıldığına göre, Bediüzzaman “hayır” diye verdiği cevabını iki temel gerekçeye dayandırmış. 

Birincisi, hakaret manasına geldiği için manevi eziyettir. Adalet-i ilahiye Müslüman’ın başkasına eziyet etmesine müsaade etmez. 

İkincisi, “Kâfirin iki manası vardır: Birisi ve en mütebadiri (yaygın olanı) dinsiz ve münkir-i Sâni (Allah’ı inkar eden) demektir. Şu mana ile ehl-i kitaba ıtlak etmeye (söylemeye) hakkımız yoktur. İkincisi: Peygamberimizi ve İslamiyet’i münkir (inkar eden) demektir. Şu mana ile onlara ıtlak etmek (söylemek) hakkımızdır. Onlar dahi razıdırlar. Lâkin örfen (geleneksel olarak) evvelki mananın tebâdüründen (akla gelmesinden), bir kelime-i tahkir (hakaret kelimesi) ve eziyet olmuştur.” (1)

Üzülerek ifade etmeliyim ki, bir kısım insanlar, kafir lafzındaki hakareti bile az bulduğu için, ehl-i kitaba gavur demeyi tercih ediyor. Yakın zamanda Türkiye’den çok kıymetli bir misafirim gelmişti. Beraber bulunduğumuz şehirdeki tarihi yerleri geziyorduk. Misafirim, Hıristiyan birini gördüğünde, “gâvur” lafzını ağzından eksik etmiyordu. Birkaç defa benzer sözleri duyunca, dayanamayıp şöyle dedim: “Siz her gün akşama kadar “gâvur” deseniz bile, size hiç bir sevap yazılmaz. Sevap kazandıran mübarek zikirler arasında “gâvur” lafzı yok. Boşuna vaktinizi zayi etmiş olursunuz. Oysa Müslüman olmayanları gördüğünüzde “Allah hidayet versin” diye dua ederseniz, hem kendinize hem de onlara iyilik yapmış olursunuz. Ağzınızdan çıkan her dua amel defterinize sevap olarak kaydedilir. Peygamberimizin (a.s.m.) ilk tebliğinden itibaren on üç sene boyunca çok az kişi dışında etrafındaki bütün insanlar, sizin tabirinizle “gâvur” idi. Peygamberimiz (a.s.m.), onlara gâvur demek yerine, hem sözleriyle, hem de halleriyle onların hidayeti için dua etti. Biz de peygamberane yolu takip etmeliyiz.”

Gayr-i müslimlere yönelik kullandığımız kavramları tekrar gözden geçirmeliyiz. Kafir ve münkir gibi kavramlar zamanla anlam kaymasına uğramış. Tanımlayıcı olmak yerine hakaret anlamında kullanılıyor. Oysa Arapçada inkar ve nankör aynı kökten gelir. İkisi de bir şeyi setretmek, üzerini örtmek manasında kullanılır. “Kafir” ve “Münkir”, yani inkar eden, Allah’ın varlığına işaret eden hadsiz delilleri örten demektir. Yani delilleri cehaletle, yanlış gelenekle veya seküler eğitimle örttüğü için göremeyen biri Allah’ın varlığını kabul etmez, yani inkar eder. Aynı şekilde hadsiz nimetlerin Allah’tan geldiğini göremeyen biri de “nankör”lük eder. Yani nimetlerin kaynağını göremez. Bu sırdandır ki, nimetlerin kıymetini takdir edip şükretmek yerine şikayet edenlere, “küfran-ı nimet etme!” denir. (2) 

Kur’an herkesin “Ahsen-i takvimde” yaratıldığını, Firavun dahi olsa son ana kadar iman edip en yüksek mertebe olan “ala-yi illiyyin”e çıkma ihtimalinin olduğunu bize ders veriyor. O halde bizler de Müslüman olmayanlara karşı aşağılayıcı manada değil, tarif edici manada “münkir” ve “kafir” kavramlarını kullanmalıyız. Madem, günümüzde bu kavramlar aşağılayıcı manayı akla getiriyor, onları kullanmayı bütün bütün terk etmeliyiz. Yerlerine Kur’ani kavram olan “ehl-i kitap”ı ikame etmeliyiz. Seyyid Hüseyin Nasr’a göre, Osmanlı’dan önce ehl-i kitap da “inananlar” kategorisine dahil ediliyordu. Onlara kafir denilmiyordu. Osmanlı ile birlikte bu gelenek değişti. Müslüman olmayanların hepsi “küffar” olarak anılmaya başlandı. (3) Kanaatimce, Osmanlı’dan devraldığımız bu yanlışı düzeltmeliyiz. Gâvur, zındık gibi aşağılayıcı kavramları terk etmeliyiz. Aksi halde, gayr-i müslimlere karşı önyargımız, onlara hakikati ulaştırmamıza engel teşkil eder. 

Ehl-i Kitapla İlişkilerimiz

Aslında Hıristiyanlar ve Yahudiler de bizim gibi aynı Allah’a iman edip ibadet etmeye çalışıyorlar. Allah’ı inkâr etmiyorlar, tariflerinde hata yapıyorlar veya O’na şirk koşuyorlar. İlginçtir, Bediüzzaman birçok İslam aliminin aksine, ehl-i kitaptan birinin, şirki terk ederek “la ilahe illallah” demekle kurtulabileceğini söylüyor. Bazılarının tenkit ettiği gibi, Bediüzzaman Hz. Muhammed’e (a.s.m.) iman etmenin gerekmediğini kastederek kelime-i şehadeti değiştirmiyor. Aksine, Peygamberimizi tanıyıp iman etmeyen birinin Allah’a da iman edemeyeceğini, etse bile imanının makbul olmayacağını söylüyor. Ancak, Peygamberimizi duymadığından veya doğru bir şekilde tanımadığından dolayı kabul etmeyenlerin durumunun farklı olabileceğini ifade ediyor: 

“Adem-i kabul (kabulün yokluğuyla) başkadır, kabul-ü adem (yokluğun kabulü) başkadır. Bu çeşit ehl-i cezbe (meczup olanlar) ve ehl-i uzlet (toplumdan kendini soyutlayıp tek başına yaşayanlar) veya işitmeyen veya bilmeyen adamlar, Peygamberi bilmiyorlar veya düşünmüyorlar ki kabul etsinler. O noktada cahil kalıyorlar. Marifet-i İlâhiyeye (Allah’ı bilme ilmi) karşı yalnız “Lâ ilâhe illallah” biliyorlar. Bunlar ehl-i necat (kurtuluş ehli) olabilirler.

Fakat Peygamberi işiten ve davasını bilen adamlar onu tasdik etmezse, Cenâb-ı Hakk’ı tanımaz. Onun hakkında yalnız Lâ ilâhe illâllah kelâmı, sebeb-i necat (kurtuluş sebebi) olan tevhidi ifade edemez. Çünkü o hal, bir derece medar-ı özür (özür sebebi) olan cahilâne adem-i kabul (kabulün yokluğu) değil; belki o kabul-ü ademdir (olmadığının kabulüdür) ve o inkârdır. Mucizâtıyla (mucizeleriyle), âsârıyla (eserleriyle) kâinatın medar-ı fahri (gurur sebebi) ve nev-i beşerin (insanlığın) medar-ı şerefi (şeref kaynağı) olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı inkâr eden adam, elbette hiçbir cihette hiçbir nura mazhar olamaz ve Allah’ı tanımaz.” (4) O halde vazifemiz, Cehennem zebanileri gibi, cehennemlikleri Cehenneme doldurup başında bekçilik yapmak değil, İslam’ı bilmeyen, Hz. Muhammed’i (a.s.m.) doğru bir şekilde tanımayan insanlara, mümkün olan her yolla hakikati ulaştırmaktır.

Bediüzzaman, cehaletinden dolayı, Peygamberimize iman etmeyen, ancak bir tek Allah’a inanan Hıristiyanların da kurtulabileceğini söylediği gibi, sahih hadislere dayanarak, dinsizlik cereyanlarına karşı, ehl-i kitapla aynı safta yer almamız gerektiğini de ifade ediyor: “Hadis-i sahihle, ahir zamanda İsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kur’an ile ittifak edip müşterek (ortak) düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet (dindarlar) ve ehl-i hakikat (hakikat taraftarları), değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakikî dindar ruhanîleriyle dahi, medar-ı ihtilâf (ayrılık sebebi) noktaları muvakkaten (geçici olarak) medar-ı münakaşa (tartışma konusu) ve niza etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz (saldırgan) dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar. ... Biz, değil onlar gibi ehl-i diyanet ve tarikata mensup Müslümanlar, şimdi bu acib zamanda, imanı bulunan ve hatta fırak-ı dâlleden (dalalette olan gruplardan) bile olsa onlarla uğraşmamak ve Allah’ı tanıyan ve âhireti tasdik eden Hıristiyan bile olsa, onlarla medar-ı niza (tartışmalı) noktaları medar-ı münakaşa etmemeyi, hem bu acib zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor. …şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyan’ın dindar ruhanîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilâf (tartışmalı) meseleleri nazara almamak, niza etmemek (tartışmamak) gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak (ateizm) hücum ediyor.” (5)

Söz konusu ittifak sadece komünizme karşı değil, aynı zamanda sefahate dayalı Batı medeniyetine karşı da geçerlidir. Günümüzde, komünizm tehlikesi büyük ölçüde yok olmasına rağmen, “medeniyet-i sefahat” (eğlence medeniyeti) bütün dinleri tehdit ediyor. Ehl-i kitapla bu ortak düşmana karşı ittifak etmeye büyük bir ihtiyaç vardır. (6)

Hıristiyanlıkta Reform Hareketleri 

İlk kilise ziyaretimde, oradaki insanların Rablerini aradıklarını anlamıştım. Ruhu ölmüş ve cesedi kalmış Hıristiyanlık onlara bu arayışta yardımcı olamıyordu. Başka gidecek yerleri olmadığı için, fıtraten Rabbini arayan insanlar, bir ümitle kiliselere gidiyordu. Oysa kilise onları Rablerine kul yapmak yerine, O’ndan gelen bir elçiye kul yapıyordu. Bunda kilise müdavimlerinin pek suçu yoktu. İki bin yıldır anlatıla gelen bir hikâyeye inanıyorlardı. Bir hakikat payı olmazsa bu kadar süre rağbet bulmazdı, diye düşünmüşler. Tıpkı çarpım tablosunu ilk defa öğrenirken, yanlış ezberleyen bir çocuk gibi. Böyle birinin ezberini değiştirmesi ancak doğruyu öğrenmesiyle mümkün olur. Kilise, matbaanın icadına kadar, İncil’i bile insanlardan uzak tutarak onların yanlışı görmelerine engel olmuştu. Baskı ve cehaletle, hakikati arayan insanlara yanlışı doğru gibi dayatmıştı. 

Avrupa’daki reform hareketi, tahrif olmuş bir dinin tashih edilmesi hareketidir. Matbaanın icadından sonra, Hıristiyanlığın temel kaynaklarına ulaşan aklıselim sahibi insanların “bize bu yalanı artık yutturamazsınız!” demesidir. Kilisenin akla aykırı dayatmalarıyla oluşturduğu zifiri karanlıktan kurtulma gayretidir. Ne yazık ki, insanların kısıtlı akıllarının ışığına dayanarak gerçekleştirdikleri “aydınlanma hareketi” mutlak hakikati bulmak için yeterli olmamıştı. Avrupalı düşünürler teslisin Tanrı’yı beşer yapmasını reddederken, her bir insanı bir nevi tanrılaştırmıştı. Oysa Tanrı beşer olmadığı gibi, beşer de Tanrı olamaz. 

İlk reform hareketi, kilisenin tahakkümünü kırıp insanlara hakikati arama özgürlüğü verdiği için önemlidir. Ancak, bu özgürlüğün kullanılması, insanları yanlıştan uzaklaştırmakla beraber, hakikate götüremedi. Seyahat edecek ekonomik gücü olmayanlara seyahat özgürlüğü tanımak netice vermediği gibi, hakikatten uzak tutulanlara, hakikati arama özgürlüğü vermek de pek bir şey değiştirmedi. Bir kısım insanlar, bazı yanlışları terk ederken, başka yanlışların içine düştüler. 

On altıncı asırda başlayan reform hareketine benzer ikinci bir reform hareketi yaşanıyor Hıristiyanlıkta. Hıristiyanlığın hurafelerden arınıp Hz. İsa’nın getirdiği hakiki mesaja dönüşüne kadar bu hareket devam edecektir. Günümüzde, Amerika’daki iki kilise cemaati, ikinci bir reformla teslisi bırakıp tevhide yakın bir Allah inancına yaklaşmışlar. Birlik Kilisesi (Unity Church) ve Evrenselci Birlikçiler (Unitarian Universalist) adıyla ülke çapında organize olan bu iki kiliseye devam eden insanların ortak özelliği teslisi reddetmeleridir. 

Hıristiyanlıkta İkinci Bir Reform Dönemi

Hıristiyanlarla irtibatı kuvvetli kılmamız gereğinin diğer bir nedeni, akıl ve bilimin hakim olduğu bir devirde, Hıristiyanlığın yeni bir reform yaşamasıdır. Peygamberimiz (a.s.m.) “Ahir zamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-i Muhammediye ile amel edecek” (7) hadisiyle bu gelişmeyi haber veriyor. Bediüzzaman, yukarıdaki hadisi tefsir ederken, Hıristiyanların teslisi bırakıp tevhide geleceklerini müjde veriyor: “Ahir zamanda, felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye (inkâr hareketi) ve inkâr-ı ulûhiyete (Allah’ı inkâr fikrine) karşı, İsevîlik dini tasaffi ederek (arınarak) ve hurafattan (hurafelerden) tecerrüt edip (sıyrılıp) İslâmiyet’e inkılâp edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıcıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür. Öyle de, Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal’ı öldürür; yani, inkâr-ı ulûhiyet (Allah’ı inkar) fikrini öldürecek. İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek (ortaya çıkacak), yani rahmet-i İlâhiyenin semasından nüzul edecek (inecek), hâlihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek (temizlenecek), hurafattan (hurafelerden) ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslamiye ile birleşecek, manen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyet’e inkılâp edecektir. Ve Kur’ân’a iktida ederek (tabi olup), o İsevîlik şahs-ı manevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû (tabi olunan) makamında kalacak, din-i hak bu iltihak (katılım) neticesinde azim bir kuvvet bulacaktır.” (8)

Evet, Peygamberimizin (a.s.m.), gaybı gören gözleriyle, gelecekten haber verdiği bütün hadiseler çıktığı gibi, yukarıdaki hadisin haber verdiği husus da, Allah’ın izniyle, gerçekleşecektir. United Church ve Unitarian Universalist gibi kilise cemaatlerinin, teslisi bırakarak tevhide yaklaşmaları buna işarettir. O halde, Müslümanlar olarak, Hıristiyan ve Yahudilere mesafeli durmak yerine, irtibatı kuvvetlendirip tevhid esasları üzerine ittifak ve ittihat etmeye gayret göstermeliyiz.

Kaynaklar:
1. Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat, İfade-i Meram ve Uzunca Bir Mazaret, s. 71.
2. Müslüman olmayan Amerikalı iki öğretim üyesinin yazdığı, gayr-i müslimlere İslam’ı tanıtmak için hiç çekinmeden tavsiye ettiğim The Vision of İslam (İslam’ın Vizyonu) isimli kitapta “küfr” kavramı unbelief (inançsızlık) veya infidelity (dinden çıkmak) yerine ungrateful (şükürsüzlük) veya truthconcealing (hakikati örtmek) olarak İngilizceye çevrilmiştir. Schiko Murata ve William Chitteck’in yazdığı bu kitap aynı zamanda birçok Amerikan üniversitesinde ders kitabı olarak kullanılıyor. 
3. Seyyid Hüseyin Nasr, The Heart of Islam, HarperCollins, 2002, s.44.
4. Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, 26. Mektup, 4. Mebhas, Beşinci Mesele.
5. Bediüzzaman Said Nursî, Mektup No:151, Emirdağ Lahikası.
6. Köprü dergisinin Kış 2003 sayısından çıkan “Medeniyet-i Sefahat” ve “Medeniyet-i Fazilet”in Mukayesesi başlıklı makalemizde ehl-i kitapla neden ittifak etmeye muhtaç olduğumuzu etraflıca tartıştık. Arzu edenler, www.koprudergisi.com adresinden söz konusu makaleyi okuyabilir.
7. Buhari, Mezâlim, 31; Büyû’, 102; Müslim, Îmân, 242, 343; İbni Mâce, Fiten, 33.
8. Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, 15. Mektup.
Not: Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan 11 Eylül’e Rağmen Amerika’da Yükselen İslam isimli kitabından alınmıştır. 

Hristiyanlık ve Yahudilik tabirleri ne zaman ortaya çıkmıştır? 

Hristiyan, Mesih'e bağlı demektir. Bu kelime, Yunanca "Hristos"tan gelir. İbranîcesi "Maşiah"dir, yağlanmış anlamını ifade eder. İncillerde "Hristiyan", "Hristiyanlık" gibi terimler yer almaz. Bu terimler, ilk defa Hz. İsa (as)'dan yirmi-otuz sene sonra Antakya'da kullanılmıştır. (Resullerin işleri, XI, 26). İnciller daha çok, Hz. İsa (as)'a ağırlık vermektedirler ve onun bir tür hayat hikayesi durumundadırlar.

Hristiyanlık, aslında tek tanrı anlayışını esas alan bir dindir. İncillerde ve diğer yazılarda bu hükmü doğrulayacak ifadeler vardır, Allah'ın birliğinden söz edilmektedir. (Yuhanna, V, 44). Fakat yine aynı metinlerde bir kısım ifadeler, mecâzî deyimler, daha sonraları bir üçleme (teslis) anlayışına yol açmıştır. Bunda, İncil yazarları ile Hz. İsa (as) arasındaki zaman aralığının rolü vardır. 

Öte yandan, Hristiyan Kutsal Kitabı'nda teslis, hiç bir yerde açıkça zikredilmemiştir. Ancak "Ben ve baba biriz", "Baba'nızın ruhu", "Allah'ın ruhu" gibi ifadeler, zamanla Allah'ın yanında İsa (as) ve kutsal rûhun da tanrı sayılmasına kadar varan yorumlara yol açmıştır. Bu yorumları ilk başlatan, havârîlere sonradan katılan Pavlus olmuştur. 

"Hz. İsâ zamanındaki en büyük ilâhiyatçı" olarak tanımlanan Pavlus, bugünkü Hristiyanlığın kurucusu olarak bilinmektedir. Modern bilginlere göre günümüz Hristiyanlığı, Hz. İsa (as)'ın getirdiği nizamdan çok, Pavlus'un yorumlarından ibarettir. Hatta denilebilir ki, sonraki yüzyıllar, dini inançlarını İncillerden çok, onun yorumlarına dayandırdılar. Pavlus'un telkinleri, Allah'ı değil, İsa Mesih'i ağırlık merkezi olarak almıştır. Ona göre İsa (as), sâdece bir insan değil, Tanrı'nın kudretiyle diriltilen bir kimse idi.

Hz. İsa (as)'ın çarmıha gerilmiş olması ve tekrar dirilmesi, insanların Hz. Âdem (as)'in Cennet'te, yasak meyveden yemiş olması sebebiyle doğuştan günahkâr oldukları inançları da Pavlus tarafından Hristiyanlığa sokulmuştur.

Görüldüğü gibi bugünkü Hristiyanlık, Pavlus'un yorumlarına dayanır. Gerek dinin aslî şekli, gerekse kutsal kitabları olan İncil, tahrifata uğramıştır. Artık Hristiyanlık muharref bir dindir. Bunun içindir ki, günümüz Hristiyanlarının benimsediği Hristiyanlık ile Kur'ân-ı Kerîm'in bize bildirdiği Hristiyanlık, birbirinden tamamen farklıdır.

Kur'ân-ı Kerîm'de Hristiyan için "Nasrânî", Hristiyanlar için de "Nasârâ" kelimeleri kullanılmıştır (Âli İmran, 3/67; Bakara, 2/62, 111, 113, 135, 140; Mâide, 5/14, 18, 51, 69, 82; Tevbe, 9/30; Hacc, 22/17). Ayrıca, "Ehl-i kitap" ifadesinin yer aldığı âyetlerde, Hristiyanlar da muhatap alınmıştır. Meselâ "De ki; ey Ehl-i kitap! Aramızda eşit olan bir kelimeye gelin. Yalnız Allah'a kulluk (ibadet) edelim ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım." (Âli İmrân, 3/64) âyetinde olduğu gibi.

Kur'ân-ı Kerîm'de İslâm kelimesinin geçtiği ilk yer bu âyettir. İslâm'ın söz­lük anlamı, "bağlanmak, itaat etmek, teslim olmak, esenlik ve barış içinde ol­mak"tır. Terim olarak islâm "Hz. Muhammed (asv)'in din adına bildirdiklerinin tama­mını bütün varlığıyla benimsemek ve bunu ortaya koyan bir teslimiyet içinde olmak" demektir. Hz. Peygamber (asv)'in getirdiği hak dinin adı da İslâm'dır. Yine İslâm, Arapça'da bu dine girmeyi ifade eden bir masdardır. İslâm dininin mensubu olan kişi Arapça'da müslim, Farsça'da müselmân kelimesiyle ifade edilir. Türkçe'de bu din için İslâmiyet ve Müslümanlık, bu dinin mensubu için de Müslüman ke­limeleri kullanılır.

İslâm kelimesinin sözlük anlamıyla terim anlamı arasında güçlü bir alâka vardır. İslâmî anlayışa göre din, irade ve akıl sahibi varlıklar arasında uyuşmazlık­ları ve çekişmeleri önleyip uzlaşma sağlayan bir kanundur. Din sadece insanlar arasında değil insanlarla Allah arasında da bir mutabakatı İfade eder. Böylece ya­ratanın iradesiyle yaratılmışların iradesi arasında bir uyum sağlanmış olur.

Bütün ilâhî dinler Allah'ın birliği esasına dayalı olduğu için, Hz. Muham­med (asv)'in tebliğ ettiği İslâm dini ile diğer peygamberlerin getirdiği dinler temelde birleşirler. Bununla beraber Müslüman bilginlerin bir kısmına göre İslâm dini ve İslâm ümmeti tabirleri sadece Hz. Muhammed (asv)'in getirdiği din ve onun mensupla­rı için kullanılabilir. İslâmiyet önceki hak dinlerle temelde uyuşsa bile bu dinin kendine ait özellikleri ve mensubu olan ümmete özgü hükümleri vardır. Diğer bir grup Müslüman bilgine göre ise, önceki ilâhî menşeli dinlerin de İslâm olarak anıl­ması mümkündür. Onlara göre Kur'ân-ı Kerîm'de bu anlayışı destekleyen birçok âyet vardır: Hz. İsa (as)'ın havarilerinin cevabının "Şahit ol ki bizler Müslümanlarız" şeklinde ifade edilmesi, Hz. İbrahim (as) hakkında "O hanîf bir Müslümandı" buyurulması, yine "O sîze daha önce de bunda da 'Müslümanlar' adını verdi" şeklinde genel bir nitelendirilmeye yer ve­rilmesi bunlara örnektir. Karşı görüş sahiplerine göre ise bu tür nitelendirmeler peygamberlerle alâkalıdır.

Kanaatimize göre Kur'ân-ı Kerîm dışındaki ilâhî kitaplarda, o kitaba tâbi ola­caklar için bir din adı konmadığı, Yahudilik ve Hristiyanlık gibi isimlendirmele­rin daha sonra ortaya çıktığı ve bunların o peygamberin tâbilerine sonradan veri­len adlar olduğu dikkate alınırsa "Doğrusu Allah katında din İslâm'dır" ifadesinin anlamı daha iyi anlaşılır. Her ne kadar Hz. Muhammed (asv)'in tebliğ ettiği dinin ken­dine özgü hükümleri varsa da, Kur'an'da bu kitabın önceki peygamberlerin getir­diklerini onaylama özelliği üzerinde ısrarla durulması, onların bildirdiklerinin de temelde İslâm dairesi içinde olduğunu, ancak ilâhî hikmet gereği bu öğretilerin en mükemmel şekline Hz. Muhammed (asv)'in gönderilmesi ile ulaşıldığını gösterir. 

Şu halde yüce Allah'ın hoşnutluğunu elde etmenin yegâne yolu O'nun bildirdiklerine bütünüyle inanmaktır. Buna göre olgudan hareketle ve belir­li kesimleri ifade için başka din isimlerinden söz edilebilirse de, nihaî hedef ger­çeği arayanların Allah Teâlâ'nın razı olduğu çerçevede buluşmalarıdır ve ilâhî bil­dirimler için geçerli olan bu sürecin insanlığın aklına ve vicdanına yansıması ka­çınılmazdır. İslâm bilginleri bu anlayışı "ümmet-i icabet" ve "ümmet-i davet" şek­linde kavramlaştırmışlardır; bunlardan birincisi Hz. Muhammed (asv)'in bildirdiklerine bilfiil ve açık biçimde tâbi olma iradesini ortaya koyanları, ikincisi ise henüz bu düzeyde olmayan fakat işaret edilen yansıma süreci içinde bulunan potansiyel kit­leyi ifade etmektedir. 

Bu itibarla "Musevîlik" ve "İsevîlik" gibi isimlendirmelere kıyasla bazı batılı yazarların İslâmiyet'i "Muhammedîlik" şeklinde sınırlayıcı bir adla anmaları isabetli değildir; zira bu hem gerçeği yansıtmaktan uzaktır, hem de sözü edilen iletişimi ve kaynaşmayı önleyici niteliktedir.

Hinduizm, Budizm ve Sihizm gibi dinlere göre, kim olursa olsun, tek Tanrı’ya inananların cennete gideceği kabul ediliyor. Bunlar İslam Dini açısından nasıl değerlendirilir? 

Önce adı geçen dinler hakkında kısaca bilgi vermenin faydalı olacağını düşünüyoruz:

HİNDUİZM (Brahmanizm):

Hindistan 'ın en belirgin dinlerinden biri Hinduizm'dir. Hint dinlerindeki gelişmeler sonucu Hinduizm adını alan din, Brahmanların hakimiyet sağladıkları dönemde ise Brahmanizm terimi ile ifade edilmiştir. Günümüzde Hinduizm ve Brahmanizm terimlerinin bir biri yerine kullanıldığı bilinmektedir. Yaygın bir anlayışa göre Hinduizm ve Brahmanizm terimleriyle, en eski Vedalar döneminden günümüze ulaşmış bulunan Hintlerin inanç, düşünüş, his ve hayat tarzları kastedilmektedir. Hint yarımadasındaki halkın çoğunun dini inanç ve geleneklerini ifade ettiği için Hinduizm terimini kullanılmaktadır. Hindular ise dinlerini "Sanatana Dharma" yani ezeli ve ebedi din veya baki din diye adlandırırlar. Bu dine mensup kişilere de "sanatani" yani baki denir.

İnanç Sistemi

Hinduizm'de Tanrı sayısı akıl almaz derecede çoktur. Tanrı Brahma 'nın dünyayı meydana getirdiğine inanılır. Tanrı Şiva ve Vişnu Brahma'dan sonra gelir. Rig-veda'da "Tanrı'nın/gerçekliğin tek olduğunu, ama bilgeler tarafından farklı adlarla anıldığı" şeklinde bir ifade bulunmaktadır. Hindulara göre bütün bunlar tek olan Brahman'ın tezahürleridir. Vedalar Döneminde önemli sayılan pek çok Tanrı bugün unutulmuş gibidir; onlara nadiren dua edilir.

SİHİZM:

Sihizm, Sri Guru Nanak Dev Ji (1469-1539) tarafından kurulmuştur. İslam ve Hinduizm karışımı bir dini harekettir. Sihler Kuzeybatı Hindistan’ın Pencap bölgesinde yaşamaktadırlar. 1995 sayımına göre nüfusları 18.7 milyon idi. Bu da Hindistan nüfusunun % 1.9 unu teşkil etmekteydi. Ayrıca küçük gruplar halinde İngiltere, Kanada, ABD, Malezya ve Doğu Afrika’da bulunmaktadırlar. Günümüzde Hint dini ve siyasi hayatında önemli bir yer tutmaktadırlar.

İnanç ve Ayinleri

Sihizm, temel yapı itibariyle Tanrı ve O'nun birliğine inanır. Nanak Tanrıya isim vermekten sakınarak Ona Hari demiştir. Nanak’a göre Tanrı, görünmez üç şey (1 Brahma (Vareden), 2 Vişnu (Rızıklandıran) 3 Şiva (Öldüren)) yaratmıştır. Sihizm'de kişinin bu dünyada yaptıklarının öteki alemdeki hayatına tesir edeceğine (Karma) ve ruh göçü (Tenasuh)´ne inanmaktadır.

BUDİZM:

Brahma inanışının değiştirilmiş bir seklidir. Buda’nın felsefi düşüncelerini kabul edip yolunda yürümektir. 

Buda, milattan tahminen 560 sene evvel, Hindistan’da Kapilavastu (Lumbini) köyünde doğmuştur. Asıl adı, Guatama veya Gotama’dır. Buda ismi, ona sonradan verilmiş lakap olup, münevver (aydın), ilhama kavuşan demektir.

Budizm’de dört esas vardır:

1. Hayat, ıstırap ile doludur. Zevk ve sefa, bir hayal, bir aldatıcı rüyadır. Doğum, ihtiyarlık, hastalık ve ölüm de acı bir ıstıraptır.

2. Bu ıstıraplardan kurtuluşa mani olan şey, bilgisizlik yüzünden kapıldığımız hevesler ve ne olursa olsun, muhakkak yaşamak arzumuzdur.

3. Izsdırabı yenmek için, bütün geçici heveslerle birlikte muhakkak yaşamak arzusunu da terk etmek gerekir.

4. Yaşama hevesinin sönmesi ile, insan rahata kavuşur. Bu hâle "Nirvana" ismi verilmektedir.

Nirvana, hiçbir hevesi ve ihtirası olmayan bir insanın, dünya zevklerinden elini çekerek kutsal istirahata kavuşması demektir.

Şimdi sorunuzun cevabına geçelim:

Cennetin anahtarı imandır. Oradaki makam ve dereceleri belirleyen ise, Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmaktır. Bu bakımdan iman etmemiş birisinin cennete gitmesi mümkün değildir. Yalnız İslam alimleri, kendisine hak din ulaşmamış insanları bunlardan müstesna tutar. 

Bilindiği gibi, dinler -bir açıdan- üçe ayrılıyor: Semavî dinler, tahrif edilmiş dinler ve bâtıl dinler. 

“Doğrusu Allah katında din ancak İslâm’dır.” (Âl-i İmran Suresi, 3/19) âyetinin açık hükmüne göre, beşer aklının mahsulü olan batıl dinler gibi, Tevrat ve İncil’in tahrifiyle semavîlik vasfını kaybeden Yahudilik ve Hristiyanlık da Allah indinde geçerli değildir: “Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, o kimseden bu din asla kabul edilmez ve o, âhirette kaybedenlerden olur.” (Âl-i İmran Suresi, 3/85)

Din denilince önce itikat, sonra da ibadet akla gelir. Buna göre, İslâm dışında kalan dinlerdeki Allah inancı, melâike, kitap, resul telakkisi, âhiret ve kader anlayışı hakikatle tam uygunluk göstermiyor demektir.

“Bir şey sabit olursa levazımıyla sabit olur.” kaidesi meşhurdur. Bir şey için kaçınılmaz lâzımlar, yani özellikler, şartlar vardır. O şeyi bunlardan ayrı düşünemezsiniz. Meselâ, ruh dendi mi hayat onun lâzımıdır; hayatı ruhtan ayıramazsınız. 

Diğer bir önemli itikat kaidesi: “İman tecezzi kabul etmez.” Yani, iman hakikatleri bir bütündür; birine iman etmemek insanı dinden çıkarmaya yeter. Bunlardan birine inanmayan insana mü’min denilmez. Meselâ Allah’a inanan, fakat âhirete inanmayan insan mü’min değildir. Bu adam için, “Allah inancında mü’min” fakat “âhiret inancında kâfir” gibi ikili bir tasnif yapılamaz. Bu böyle olduğu gibi, Allah inancı da tecezzi kabul etmez. Yani, “Allah’ın varlığına inanırım, ama kadim olduğunu kabul etmem.” diyen bir insan, Allah’a değil kendi zihninde kurduğu bir ilâha inanmış olur.
 

Allah'a inanan bir mümin, O’nun kitabı olan Kur'an'a da iman edecektir ki Rabbini hak bir itikat üzere bilebilsin. İnsan aklı ancak kendisini ve bu alemi bir yaratanın olduğunu bilebilir, ama onun sıfatlarını, fiillerini, isimlerini, emir ve yasaklarını, ebedi yurdunu, cennetin yollarını, Allah bildirmedikçe bilemez. O halde Allah'a ve Kur'an'a imanın birbirinden ayrı düşünülmesi kabil değil. Kur'an’a inanan insan, Peygamberimiz (asm)'in risaletine ve vahiy meleği Cebrail'e (a.s.) de inanma durumundadır. Bu ise peygamberlere ve meleklere imanın ilk ve en büyük adımı. Kur'an’a ve peygambere inanan bir insan ise Kur'an’ın bildirdiği ve Allah Resulünün (a.s.m.) öğrettiği bütün hakikatlere inanır ve bütün ibadetlere sarılır.

Sadece Allah'a inanmakla kurtuluşa erebilecek zümre, fetret devrinde yaşayan, hiçbir dinden, hiçbir peygamberden haberi olmayan, kendisine vahiy tebliğ edilmeyen, ibadet nedir bilmeyen kimselerdir. 

Bu iki kaideye göre, Allah’a imanın sahih olabilmesi için, imanın altı rüknünün tamamına Kur’an’ın bildirdiği gibi inanılması gerekiyor. Zira insanlara ve cinlere Allah’ı tanıtan en son ve en mükemmel kitap odur; hiçbir tahrife ve değişikliğe uğramayan yegâne semavî kitap da odur. 

Bilindiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları ikiye ayrılıyor: Sıfat-ı Selbiye ve Sıfat-ı Sübutiye olmak üzere. 

Sıfat-ı Selbiye; “Vücut, Kıdem, Beka, Muhalefetü’n li’l-Havadis, Kıyam Binefsihi, Vahdaniyet” sıfatlarıdır. ‘Vacip bir varlık ile var olan’, ‘ezelî ve ebedî bulunan’, ‘hiçbir varlığa benzemeyen’, ‘varlığı zatından olup varlığında ve devamında kimseye muhtaç olmayan’ ve ‘bir olan’ ilâh, ancak Allah’tır. 

Sıfat-ı Sübutiye ise; “Hayat, İlim, İrade, Kudret, Sem’, Basar, Kelam, Tekvin” sıfatları. Zatî olarak, “hayat, ilim, irade, kudret, işitme, görme, kelâm ve tekvin (var etme)” sıfatlarına sahip olan ilah, ancak Allah’tır.

Biz “Lâ ilâhe illâllah” derken, bütün bu mânâları ifade etmiş oluruz. Allah’a iman denildi mi, bu sıfatların tümüne iman anlaşılır; bir tekine dahi inanılmadığı takdirde o iman, Kur’anî mânâda bir iman değildir.

Kur’an-ı Kerim'de, “O’ndan başka İlâh yoktur.” hükmünün yer aldığı âyetleri gözden geçirdiğimizde, bu ilâhî hükmün ya hemen devamında yahut hemen öncesinde değişik mesajların verildiğini görürüz.

Sadece bir kaçını takdim edelim: “Allah, üçün üçüncüsüdür diyenler, elbette inkâr ettiler. Halbuki bir tek ilâhtan başka ilâh yoktur.” (Mâide Suresi, 5/73) Demek ki, teslise inananlar inkâra sapmış ve haktan uzaklaşmış oluyorlar.

“O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü onundur. Ondan başka ilâh yoktur. Hem diriltir, hem öldürür.” (A’raf Suresi, 7/158) O halde, göklerin ve yerin mâliki olmayan, ölüm kanununa mahkûm ve mahşerde yeniden dirilmesi için de Allah’a muhtaç bulunan bir mahlûku ilâh edinen, yahut onu Allah’a ortak koşan bir insanın bu inancı, gerçek mânâsıyla Allah inancı değildir. 

“Allah’tan başka ilâh yoktur. O sizi kıyamet günü mutlaka bir araya toplayacaktır.” (Nisa Suresi, 4/87) İnsanları kıyamet günü bir araya toplamaya güç yetiremeyen ilâh olamaz. 

“O Allah ki, sizi ana rahimlerinde dilediği gibi şekillendirir. O’ndan başka ilâh yoktur.” (Âl-i İmran Suresi, 3/6) Ana rahminde Allah’ın dilediği gibi şekillenen hiçbir mahlûka ilâh denemez.

“Ondan başka ilâh yoktur. Onun zatından başka her şey yok olucudur. Hüküm yalnız onundur. Ve ancak ona döndürüleceksiniz.” (Kasas Suresi, 28/88) Yok olmaya mahkûm hiç bir varlık ilâh değildir. 

“Size gökten ve yerden rızık verecek Allah’tan başka bir yaratıcı mı var? Ondan başka ilâh yoktur.”(Fatır Suresi, 35/3) Yer-gök ikilisini bir fabrika gibi muntazam çalıştırarak rızkımızı yaratan Allah birdir. Bu güce sahip olmayana ilâh diye inanılmaz.

“De ki, O Rahman benim Rabbimdir. Ondan başka ilâh yoktur. Ben O’na dayandım. Tövbem de O’nadır.” (Ra’d Suresi, 13/30) Kulların günah bağışlayabileceklerini sanarak, onların karşısına geçip tövbe edenlerin inancı, Kur’anî mânâda Allah inancı değildir. 

Tevhitle ilgili bir başka ayet: “O, Evvel’dir, Âhir’dir, Zahir’dir, Batın’dır. Ve O her şeyi bilendir.” (Hadid Suresi, 57/3)

Başlangıcı ve sonu olan, dışı, içi ve her şeyiyle Allah’ın tedbir ve idaresi altında bulunan bir varlığa ilâh denilemez. Teslis’e inananların bu âyetlerden alacakları çok dersler var. Hz. İsa (a.s.) her şeyden önce bir kuldur; risalet şerefiyle şereflenmiş bir kul. Annesi de, peygamber validesi olma lütfuna ermiş saliha bir hanım. Onlara ilâhlık isnat edecek kadar ileri giden, yahut gerilerde kalan insanların Kur’anî mânâda Allah inancına sahip olduklarını söylemek
 
güç gibi görünüyor.




islami forum



Bilx.net
Get  our toolbar!

Kabeden Canlı Yayın