Hz. Şeyh Abdullah DAĞISTANİ

>
English (US) Deutsch Français Русский 中文(简体) Português Italiano 日本語 한국어 Español
LA TAHZEN İNNALLAHE MEANA

» Hz. Şeyh Abdullah DAĞISTANİ



http://2.bp.blogspot.com/_-7jucPa1k5s/RvaiqtBv1VI/AAAAAAAAAgc/SSx4Ahoc8Rw/s400/su+2.jpg

 

Hz. Şeyh Abdullah DAĞISTANİ

Rebi-ul Evvel ayının 12. Perşembe gecesi, annesi Emine oğlunu doğurdu. Adını dayısının işaret ettiği üzere Abdullah koydular. Yedi yaşından itibaren dayısı Şerafeddin Dağıstanî nin yanında kalıyordu. Çocuk yaşlarında iken Kur an-ı Hakim i ezberden okuyordu. Şeriat sınırlarını muhafaza etmekte son derece titizdi. Daha gençliğinde Fatiha suresini okuyarak hastaları tedavide ün kazanmıştı. Bir çok hastalıklar sebebiyle, çok insanlar ona getirilirdi. Böyle tedavi, sonsuz yeteneklerinden biriydi.

Doğduğu günlerde ( 19. yüzyıl sonları ) Dağıstan, Rusya nın şiddetli baskıları ve Rus işgal ordularının korkunç zulümleri altındaydı. Köyün manevi lideri olan dayısı ve ünlü bir hekim olan babası, Dağıstan dan, Türkiye ye hicret etmeği düşünmeğe başlamışlardı. Bu hicretin manevi açıdan o zaman uygun olup olmadığı konusunda Abdullah ın fikrini de sormuşlardı. Abdullah Dağıstani, bu vakayı daha sonra şöyle dile getirmiştir:   O gece ben yatsı namazını kıldım, sonra abdestimi tazeleyip iki rekat namaz daha kıldım. Sonra, şeyhim olan dayım vasıtasıyla Peygamber Aleyhisselâm a rabıta ederek tefekküre daldım. Peygamber(a.s.) in bana doğru geldiğini gördüm. Peygamber Aleyhisselâm bana şöyle dedi:  Ey oğlum! Dayına ve köydeki koruculara söyle: Vakit kaybetmeden hemen Türkiye ye göç etsinler.  Sonra ben, Peygamber (a.s.) ı, beni kucaklarken ve O nun kucağında kendimi kaybettiğimi idrâk ettim. Kendimi Kudüs te Beyt-ül Makdis in kubbesinden yukarı yükselirken gördüm. Bu yükselişte, Peygamber Aleyhisselâm, Miraç a çıktığı zaman gördüğü gerçekleri kalbime aktardı. Bütün bu çeşitli bilgiler, ışıklı sözler olarak kalbime geldi ki, bunlar yeşil renk olarak başlıyor ve mora dönüşüyordu ; kalbime dökülen anlamlar ölçülemez miktardaydı. (...)

Sonra dayımın omuzlarımdan beni sarstığını hissettim. Şöyle diyordu:  Ey oğlum, sabah namazını kılma vaktidir. Dayımın arkasında ben ve üçyüzden fazla köylü sabah namazını cemaatle birlikte kıldık. Namazdan sonra dayım ayağa kalktı ve şöyle dedi:  Yeğenime göç hususunda istihare yapmasını söyledim  Herkes merakla neler görüp işittiğimi söylememi bekliyordu. Dayım hemen şöyle devam etti:  Peygamber (a.s.), hepimizin Türkiye ye gitmesine izin verdi.

 Köyde bulunan herkes göç hazırlığına başladı. Dağıstan dan Türkiye ye doğru yolculuğa başladık. Bu öyle bir yolculuktu ki, hem en ufak bir kışkırtma olmadan adam öldüren Rus askerleri, hem de yol eşkıyaları tarafından önümüze çıkarılan bir çok tehlikelerle karşılaştık. Türkiye sınırına yakın bir orman içinde seyahat ederken, ormanın sınırdaki Rus askerleri tarafından kuşatıldığını biliyorduk. Fecr vaktiydi, dayım şöyle dedi:  Sabah namazımızı kılacağız ve namazdan sonra ormanı geçeceğiz.  Sabah namazını kıldık ve tekrar hareket ettik. Sonra Şeyh Şerafeddin Dağıstani, hepimize :  Durun!  dedi. Bir bardak su istedi. Birisi ona bir bardak su verdi. Yasin Suresi nden 9.ayeti okudu:  Biz de onların önünde ve arkalarında birer engel oluşturduk ve görünmeyecek şekilde üzerlerini örttük.  Sonra dayım 12.surenin 64.ayetini de okudu:  Allah en iyi koruyandır, O merhametlilerin en merhametlisidir.  O, bu ayetleri okurken, herkes kalbini dolduran bir güven hissetti ve bütün göçmenlerin titrediğini gördüm. Allah o anda kalb gözümü açarak bana bir görüş nasib etti ve böylece Rus askerlerinin her taraftan bizi sardığını ve kuş uçurtmayacak şekilde , hareket eden her şeye ateş etmekte olduklarını gördüm. Daha sonra da aralarından geçip gittiğimizi ve kurtulduğumuzu idrâk ettim. Ormanı geçiyorduk ve Ruslar bizim ve hayvanlarımızın ayak seslerini bile duymadılar. Sınırın Türkiye tarafına geçinceye kadar, bizi hiçbir şekilde farketmediler. Güven içinde sınırı geçtik.

Şeyh Şerafeddin okumasını bitirince, vizyon kayboldu. Daha önce getirilen suyu üzerimize serpti ve şöyle dedi:  - Şimdi harekete geçin, fakat hiç arkanıza bakmayın !...  Biz hareket ederken, her tarafta Rus askerlerini görebiliyorduk. Buna karşılık sanki biz görünmez olmuştuk. Ormanın içinden 20 mil kadar gittik. Bu gidiş sabahtan yatsı namazına kadar sürdü. Namaz kılma molası dışında hiçbir yerde durmadık ve biz hiç kimse tarafından görülmüyorduk. Rus ordusunun insanlara, kuşlara, hayvanlara ve hareket eden her şeye kurşun attıklarını işitiyorduk. Fakat biz, hiç kimse tarafından görülmeden ve vurulmadan geçip gittik. Ormandan çıkarak Türkiye ye girdik.

Önce Şeyh Şerafeddin in bir sene önce temin ettiği evin bulunduğu yer olan Bursa ya geldik. Daha sonra da Dağıstan göçmenleri için Osmanlı Sultanı nın tahsis ettiği Reşadiye ye - bugünkü adıyla Güneyköy - taşındık. Reşadiye köyü, Marmara sahilinde, Yalova ya 30 mil, Bursa ya 50 mil, uzakta kurulmuştu. Şeyh , önce bir cami, sonra da evini inşa etti. Herkes evlerini kurmak için bizzat çalıştı. Annem ve babam da dayım Şeyh Şerafeddin in evinin bitişiğine evimizi inşa ettiler.

Ben onüç yaşıma bastığım zaman, (miladi 1904) babam ölmüş, annem yalnız kalmış ve ben, annemi ve ailemizi geçindirmek için çalışmak zorunda kalmıştım. On beş yaşıma bastığımda dayım Şeyh Şerafeddin, bana   Oğlum, şimdi sen yetiştin, ergenleştin; artık evlenmen gerek.  dedi. On beş gibi genç bir yaşda evlendim ; eşim ve annemle birlikte yaşıyorduk.

İLK UZUN HALVETİ NDEKİ EĞİTİMİ:


Şeyh Şerafeddin Dağıstani, yeğeni Abdullah ı yoğun bir ruh disiplini içinde yetiştirdi ve eğitdi ; yoğun zikirler talim ettirdi. Evlendirdikten altı ay sonra O na uzun bir halveti emretti. Şeyh Abdullah bu halvetini şöyle anlatır:   Ben daha altı aylık yeni evliyken şeyhim bana halvete çekilmemi emretti. Annem bu durumdan çok huzursuz olmuştu ve , şikayet etmek için kardeşi olan Şeyhime gitti. Eşim de bu emirden hoşnudsuz olmuştu fakat benim kalbim asla şikayet etmiyordu. Aksine, halvete girmeyi arzu ettiğim için kalbim tamamen hoşnuddu. İnzivaya çekildim. Annem ağlıyor ve şöyle söylüyordu:  Senden başka kimsem yok. Kardeşin hala Rusya da, baban da bu dünyadan göçüp gitti.   Anneme acıdım, fakat bu halvet, Şeyh imin emriydi ve direkt olarak Peygamber Aleyhisselâm ın işareti ile emredilmişti. Köyümüzün karşı yamaçlarındaki bir mağarada bulunan halvet yerimde her gün altı kez soğuk su ile abdest almam gerekiyordu. Bütün günlük ibadetlerime ilaveten virdimi yerine getirmem emriyle halvete girdim. Bu rutin ibadetlere ilaveten, Kur an-ı Hakim den her gün yedi ila onbeş cüz okumam, belirli bir sayıda Allah ism-i celalini zikretmem ve Peygamber Aleyhisselam a salâvat getirmem gerekiyordu.

Keza diğer bir çok manevi uygulamalar da vardı. Bunların hepsi de, bir noktada yoğunlaşarak vecd haline geçmem için yapılacaktı. Ben yamaçları karla kaplı, yüksek bir dağın üstündeki ağaçların ortasında gizlenmiş bulunan bir mağaradaydım. Bana gündelik ihtiyaçlarımın teminiyle görevlendirilen bir kişi , günde yedi zeytin tanesi , iki ons ( takriben 60 gram ) ekmek getiriyordu. On beş buçuk yaşımda ilk halvetime çekilmiştim ve halvete başlarken oldukça şişman bir insandım. Halvetlerim tamamlanıp çıktığım zaman 100 pound ( takriben 46 kilogram) ağırlığa düşecek kadar zayıflamıştım. O mağaradaki halvetlerim boyunca bana açılan manevi deneyim sonuçları ve görüntüleri , sözle anlatılmaz bir nitelikteydi.

Şeyh Abdullah ın bu özel planlanmış halvet hayatı aralıklarla yirmiiki yaşına kadar sürdü. Son halvetten çıktığında askere gidebilirdi. Nihayet 1. Dünya Savaşı cephelerinde çarpışmak üzere askere gitti.

ÇANAKKALE SAVAŞI NDA YARALANMASI:

Abdullah Dağıstani şunları söyledi:  Halvetten çıktıktan sonra annemi sadece bir veya iki hafta gördüm. Beni asker olarak Çanakkale de  Seferberlik  denilen savaşa götürdüler. Düşmanlar tarafından yoğun bir taarruz başlatılmıştı, takriben yüz kadarımız bir siperi savunmak için ateş hattında kalmıştık. Ben, uzak bir mesafeden, bir ipliği bile vurabilecek kadar mükemmel bir nişancıydım. Sayıca bulunduğumuz mevkii savunmaya muktedir değildik ve şiddetli saldırı altındaydık. Bir merminin kalbime saplandığını hissettim ve ölümcül bir şekilde yaralanarak yere düştüm. Ölüm hali denecek bir şekilde yerde uzanırken Peygamber Aleyhisselâm ın bana doğru geldiğini gördüm. Bana ruhumun vücudumdan nasıl ayrıldığını gösteren bir hal yaşadım. Ruhumun parmaklarımdan başlayarak tek tek her hücremden nasıl çıktığını gördüm. Hayat geri çekilirken vücudumda ne kadar hücre olduğunu, her hücrenin fonksiyonunu, her hücredeki her hastalığın nasıl iyileşeceğini görebildim. Her hücrenin nasıl zikrettiğini işittim.

Ruhum bedenimden uzaklaşırken, bir insanın ölürken neler hissedeceğini bizzat görerek öğrendim. Ölümün çeşitli durumları gözümün önüne getirildi. Bu ölüm ahvalini seyirden hoşlanıyordum. Bu haller benim, şu Kur an-ı Hakim ayetinin sırrını anlamamı sağladı :  Kendilerine bir musibet geldiğinde  biz Allah a aidiz ve elbette ona döneceğiz  derler.  (2:156)

Ruhum bedenimden ayrılırken, son nefesimi verinceye kadar o görünümün devam ettiğini gördüm. Bununla beraber o deneyimi yaşarken ruh olarak canlıydım ve bu tecrübe beni , ölüm halinin sırrını anlamağa muktedir kıldı.

Manevi hallere ait görünümler kaybolduğu zaman savaş alanında ölü gibi halimi ve yaralı olanlara bakan doktorları farkettim. Sonra onlardan biri beni işaret ederek şöyle dedi:  Şu yaşıyor, şu yaşıyor!   Konuşacak veya hareket edecek gücüm yoktu ve vücudumun yedi gündür orada bulunduğunu idrâk ettim.

Beni askeri hastaneye götürdüler, sağlığım yerine gelinceye ve tam olarak iyileşinceye kadar tedavi ettiler. Sonra beni terhis ederek tekrar köyümüze gönderdiler.

MÜRŞİDİ ŞEYH ŞERAFEDDİN 'İN VASİYETİ VE TÜRKİYE DEN AYRILIŞI :


1936 yılında Şeyh Şerafeddin Dağıstani , öleceği zamanı önceden belirterek hayatının son günlerinde vasiyetini yeğeni Abdullah a bildirdi. Vasiyetinde şu tavsiyelerde bulundu:   Ben öldükten sonra, senin Türkiye den ayrılman için bir vesile çıkacak. Bu vesileyle harşılaştığında tereddüt etme; çünkü senin görevin, bundan sonra Türkiye dışındadır.  Şerafeddin Dağıstani öldükten sonra Türkiye ye şeyhin bir çok müridinin olduğu Mısır dan Kral Faruk un başsağlığı dileklerini iletmek için bir heyet geldi. Heyetle beraber gelen veliahdlerden biri Abdullah Dağıstani nin kızlarından birisine ilgi duydu ve O nunla evlenmek ve ailesiyle beraber ülkesine götürmek istedi. Şeyh Abdullah Dağıstani bunun Türkiye den ayrılması için ortaya çıkan vesile olduğunu hissetti. Zira Şeyh Şerafeddin Dağıstani bunu önceden ima etmişti. Abdullah Dağıstani bu olayı şöyle anlatmıştı:

 Mısır a gittik ve bir süre kızımla birlikte kaldık. Sonra şeyhimin nasihatini tutarak işaret ettiği Şam a doğru yöneldim. Karım ve kızımla birlikte İskenderiye den gemiye binip Lazkıye ye , oradan da Haleb e gittik. Haleb e indiğimiz zaman cebimde sadece 10 sent değerinde, 10 kuruş vardı ve hiçbir maddi varlığım yoktu. Karım ve kızımla birlikte akşam namazını kılmak için gittiğimiz camide bir adam bana yaklaştı ve  Ey şeyh, lütfen benim misafirim olun.  dedi. Bizi götürüp evinde misafir etti. Ben, bunun şeyhin kerametlerinden biri olduğunu düşündüm ve orada Allah bize bir kapı açtı.

Abdullah Dağıstani bir süre Haleb de kaldı. Oradan Humus a taşındı. Humus da Peygamberin bir sahabesi olan Halid bin Velid in türbe ve camisini ziyaret etti. Kısa bir süre Humus da kaldıktan sonra Şam a geçti. Peygamber soyundan bir veli olan Sadeddin Cibavi nin türbesi yanındaki Madan denilen bir muhitte oturdu. Orada Nakşbendiyye tarikatının bir dalının ilk zaviyesini kurulmuştu ve daha sonra oradan Dağıstan a kadar uzanmıştı. Nakşbendiyye tarikatının altın silsilesi Şam dan, Kafkasya ya, Hindistan a, Bağdat a, Buhara ya kadar yayılmış, şimdi ise Şeyh Abdullah Dağıstani vasıtasıyla Dağıstan-Yalova üzerinden tekrar Şam a dönmüştü.

Kısa bir süre sonra, Abdullah Dağıstani nin Şam da oluşturduğu zaviyeye gelenler kalabalıklaşmağa başladı. Bir süre sonra Şam ın kenarında bulunan ve en yüksek noktası olan Kasiyun Dağı na taşınması için manevi bir emir aldı. Orada inşa edilen evinden tüm şehri görebiliyordu. Bu ev ve bitişiğindeki mescid bugün hâlâ ayakta durmaktadır. Bu mescid ölümünden sonra O nun türbesi olmuştur. Mescidin temellerini inşa ederlerken yakaza halinde bir görüntü gördü. Bu vizyonda Şah-ı Nakşbend Bahaüddin Buhari ve İmam-ı Rabbani Ahmed Faruk Sirhindi , Peygamber Aleyhisselâm la birlikte mescidin şeklini belirleyerek temel taşlarını dikti ve duvarlarının yerini işaretlediler. Vizyon kaybolduğunda, zatların belirlediği işaretler yerli yerinde duruyordu.

Abdullah Dağıstani (K.S.) Şam'da müridan ile...

Abdullah Dağıstani , halvet yapması için, bir çok kez, Peygamber Efendimiz(s.a.v.) den emir aldı. Hayatı boyunca yirminin üzerinde halvete girdi. Bu halvetlerinden bazıları Şam da, bazıları Ürdün de, bazıları da Bağdat ta, Şeyh Abd ul-Kadir Geylani nin türbesinde , çoğunlukla da Medine-i Münevvere de yapıldı.

BEKA ALEMİNE GÖÇÜŞÜ :

Abdullah Dağıstani nin yaşadığı sürece manevi halini yaşatan pek çok olağanüstü olay gözlemlendi. O nun hayatı bütünüyle insanlara yararlı faaliyetlerle doludur. Daima güler yüzlü ve asla insanlara kızmayan bir huya sahipti. Evinde herkese açık sofrasından misafir hiç eksik olmazdı. Geceleri uyuduğu nadiren görüldü. Gün boyunca sürekli ziyaretçi kabulü ile meşgul olur, geceleri de özel odasına çekilip teheccüd namazı kılar, Kur an-ı Kerim okur ; özel zikrini yapar ve  Delail ül-Hayrat  kitabından Peygamber Efendimiz (s.a.v.) e salavat-ı şerife okurdu. Gece yarısından şafak sökünceye kadar ibadeti devam ederdi. Elinden geldiği kadar yoksullara yardım eder ve bir çok evsizleri mescidinde barındırırdı. İnsanlara bıkmadan hizmet ederdi.

1973 yılına gelindiğinde şöyle söyledi:  Peygamber (s.a.v.) beni çağırıyor. Gidip O na kavuşmalıyım. Ancak bana  Gözlerinden ameliyat oluncaya kadar bana gelme . dedi. Bu sözleriyle sol gözündeki ileri derecedeki myopi kusurunu kastediyordu.Göz ameliyatı gerçekleştikten sonra, yemek yemeyi tamamen kesti. Birşeyler yemesi için yalvaranlara :  Ben nihai halvetimdeyim, zira Peygamber (s.a.v.) beni çağırıyor  diye ricaları reddetti. Sadece suya batırarak kuru ekmek yiyordu. Bir müridi son günlerini şöyle anlatmıştır:  Bir gün Abdullah Dağıstani  Artık gidip Peygamberim(s.a.v.) e kavuşmak istiyorum. Allah ve Rasûl ü beni çağırıyor.  dedi. Sonra vasiyetnamesini yazdı ve şöyle dedi:  Önümüzdeki Pazar günü dünyadan göçüp gideceğim.  Bu tarih 30 Eylül 1973, Ramazanın 4. günüydü. Hicri 1393 yılıydı.

Ölümüne tanık olan bir müridi o günü şöyle anlatıyor:  Dünyadan göçeceğini söylediği Pazar günü saat 10.00 da bizimle beraber odasında oturuyordu. Bana,  Nabzımı say  dedi. Nabzını saydım. Kalbi çok çarpıyor, nabzı dakikada yüzellinin üzerinde atıyordu. Sonra,  Ey oğlum, bu anlar hayatımın son saniyeleridir. Bu sırada yanımda ailemden başka kimsenin bulunmasını istemiyorum. Herkes buradan çıkıp, toplantı salonuna gitsin  dedi. Zaten odanın içinde on kişi idik. O anda iki doktor geldi, biri benim kardeşim, diğeri de onun bir arkadaşıydı. Hep birlikte dışarı çıktık. Beklemeğe başladık.

Az sonra kızının içeride  Babam öldü! , Babam öldü!   diye ağladığını işittik. Hepimiz odaya koşarak girdik ve büyük şeyhin hareket etmediğini gördük. Doktor kardeşim hızla nabzını tuttu ve kan basıncını kontrol etti, fakat hiçbir şey hissedilmiyordu. Nabız durmuş, tansiyon ise alınmıyordu. Kardeşim çarpılmış bir halde acil ilaçlarla bir enjektör almak için arabasına koştu. Tekrar aynı hızla odaya döndü, kalbi çalıştırmak için getirdiği ilacı şeyhin kalbine bir şırınga yaparak vermek isterken diğer doktor,  Ne yapıyorsun? Şeyh en az yedi dakika önce ölmüş bulunuyor. Aptallığı bırak !   dedi. Fakat kardeşim kimseyi dinleyecek halde değildi. Elindeki enjeksiyon iğnesiyle ısrar ederek ilerliyordu. Bu sırada Şeyh gözlerini açtı ve Türkçe  Bırak  dedi. Bunun anlamı  Dur  demekti.

Herkes şok oldu. Daha önce ölmüş bir kişinin konuştuğu hiç işitilmemişti. Bu olayı bütün hayatım boyunca hiç unutmayacağım.

 Ölüm haberi, bir kasırga gibi, Şam, Haleb, Ürdün ve Beyrut u dolaştı. O nu son bir kez daha görmek için insanlar her taraftan akın akın geliyordu. O nu yıkadık, mübarek vücudundan sadece çok güzel bir koku çıkıyordu. Cenaze namazını kılmak ve aynı gün defnetmek için O nu hazırladık. Cenaze merasimine Şam ın bütün alimleri iştirak etti. Cenaze namazına yüzbinlerce kişi katıldı. Cenazeye gelen insanların konvoyu evinden cenaze namazının kılındığı Muhyiddin ibn Arabî Camii ne kadar uzanmıştı.

 Cenaze namazından sonra evine döndüğümüz zaman, tabutun, hiç kimsenin gayreti olmadan cemaatin başları üzerinde adeta uçarak, gömüleceği kendi mescidine gittiğini gördük. Bizim Muhyiddin ibn Arabi Camii nden yürüyerek Şeyh in mescidine gidişimiz üç saat sürdü. Normal yürüyüşle bu mesafe yirmi dakika sürmektedir, fakat sokaktaki kalabalıktan dolayı üç saat sürmüştü.

 Ramazan ayı idi, herkes oruç tutuyordu. Uzaktaki bazı sevdiği kişilerin ulaşabilmesi için defin işlemi kısa süre ertelendi. Yakın müridleri, ahaliye eğer istiyorlarsa gidebileceklerini söyledi. Bir müddet sonra, insanların çoğu ayrılmıştı. Mescidinde sadece Şeyh in çok samimi müntesibleri kalmıştı. Akşam namazı vaktinden az önce kendi dergahının mescidinde toprağa verildi.Rahmetullahi aleyh.."


Euzübillahi mineşşeytanirraciym Bismillahirrahmanirrahim.
Lâhavle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyul aziym.


Şeyh Efendi hazretlerinin hayatından sohbetlerimizde geçen kısımlar oluyor. Biz onu nerede ve ne zamanda, ne oldu, ne kaldı diyerekten bir tarih ile zabt etmedik te.

Umumi olaraktan Şeyh efendi hazretlerinin Dağıstan memleketinde İmam Şamil Hazretlerinin artık mücahadesinin sonuna doğru olan günlerde doğduğunu biliyoruz. Ve Rusların Dağıstan memleketlerini işgalleri devresine tesadüf ettiğini anlıyoruz. Hakiki doğum tarihi olarak
Dağıstan memleketinden yanlarında bir kayıt bulunmadı. Yalnız Şam-ı Şerifte iken onların Şam'daki kayıtlarında doğum tarihi olarak 1867 gösterilmiştir. Ve Şeyh Abdullah DAĞISTANİ efendi Hazretlerinin Dağıstan memleketinde doğduğu yerin ismi de aklımızda yok.

Babası Muhammed Ali İsminde saadetli bir kimse idi. Valideleri Fatma Hatun isminde saadetli bir ana idi. Onun bir büyük kardeşi vardı. Kız kardeşi olduğunu hatırlamıyorum.

Sonra Dağıstan işgal edildiği zaman Rus'un Dağıstan ahalisine senede adam başına bir kuruş sevkarar vergi tahsis ettiğini, bunun üzerine ulemâ ittifaken karar verip, "bu memleket Dar'ul harp olup burada durup düşmana senede bir kuruş vermek caiz değildir, çünkü Moskof kafiri, o aldığı bir kuruşa bir fişenk alıp Ehl'ül İslâma sıkacaktır. Burda durmak caiz değildir. Hicret vacip oldu" diyerekten, hicret ettiler. ve kah karadan zahmetle hudutlardan geçip Karadeniz'e çıktılar. Karadenizden vapur ile İstanbul yakınlarına veyahut İstanbul'a çıktılar. Ondan sonra Bursa civarına geldiler.

Bursa civarında o zamanki padişahın, Sultan Abdulhamid Han Cennetmekan Hazretlerinin, kendilerine Yalova yakınlarında, Bursa vilayetinde bir yer tahsis edip, o gelen ahali hep dağıstan muhacirlerinden bir memleket kurdular. Orda köy, kasaba oldular. Köy gittikçe genişliyerek 700 haneye kadar kadar çıkmış idi. Elmaalan isminde idi ilk o köyün ismi. Sonra Reşadiye kasabasına döndürüldü, Sultan Reşat zamanında. Sultan Reşat cennetmekanın Şeyh Şerafeddin Hazretlerine itikat ve hürmeti var idi. Hata Sultan Reşat, Şeyh Şerafeddin Hazretlerini Medine-i münevvere'ye hususi, kendisi tarafından orada kalpleri telif için göndermiş idi, huzuru peygamberiye.

Şeyhimiz Sultan'ül Evliya Abdullah Dağıstani Hazretleri, O şeyh Efendi Hazretlerinin 7 yaşından itibaren hizmetinde bulunup "Şeyh Şerafeddin Hazretlerinin", sonra Balkan muharebeleri,seferberlik, umumi harp ve sonraki olan harplerde kendisi bizzat islami cihada iştirak etmiştir. Çanakkale cephesinde başından sonuna kadar orada hilafet makamını muhafaza için, muharebe için bulunmuştur. Oradan Şam'a ve filistin cephesine, Kanal harekatına sevk edilmiştir. Oradan Bağdat'a ve bütün cephelerde verilen hizmet ile Devlet-i Aliyyeyi, İslam Halifesini ve Hilafet makamının müdafası için zahiri hizmette bulundu.
Cihad'ül Ekber olan hizmetinde, Ekmel-ul Kemal üzerine hizmet etti ki; Onun hakkında şeyhinin "Şeyh Şerafeddin Hazretlerinin" ifadesi: "Bugün bize bir kimse üzerinde Cibril-i Eminin sureti bulunan bir cevher vasiyyet etse. Ki üzerinde Cibril-i Eminin sureti olan cevher, bunu işitiyorlar da; mevcuttur, gören yok. Yedi kralın hazinesi onu bozamaz. Onun kıymetini ödeyemez. Böyle bir cevheri, bir kimse bize vasiyyet etse. Bunu bugün dünyada Cihad'ül Ekberde en ileriye ayak basmış olan zata vereceksin dese, ben Abdullah Efendiye veririm diye kendi halifesi olan bizim Şeyhimiz Sultan'ül Evliyayı söyledi. Cihad'ül Ekber'de de o derece yed-i tula sahibidir.

Şeyh efendi hazretlerine yedi yaşından itibaren mülazemet edip, can ile, mal ile, ihlas-ı kemal ile onun hizmetini görmüş, her cihet ile onun hizmetinden kendisini razı ettirmiştir. Ve son deminde'de huzurunda bulunup, Şeyh Şerafeddin Hazretleri 1936 yılında (Allah-u Alem) ahirete teşerrüf ettiğinde onun tekfin ve cenaze hizmetini de görmüş idi.

Tamam ettikten sonra, Şeyh Şerafeddin Hazretlerinin ona olan vasiyyeti: "Abdullah Efendi; benden sonra sana Şam'a kapı açılır. Kimseye danışma. Buradan çık. Şam'a hareket et. Senin makarrın, senin makamın Şamdır" diye vasiyyet etmiş idi. Onun üzerine Şeyh Şerafeddin Hazretlerinin kerameti zahir olup, aradan bir sene geçmeden bir kapı açıldı. Onun hikayesi ayrıdır. Biz hülasa bir söz söyleyelim burada.

Şam-ı Şerife 1936-1937 senelerinde gelip, üç günde oranın nüfusuna geçti. Oranın asli nüfusuna kaydoldu. yerlisi gibi olup, o tarihten itibaren Şam-ı Şerifte Meydan semti cihetinde yedi sene, ondan sonra yukarı Salihiyye semtinde, Cebel-ü Kasiyun eteklerinde mütevazi bir ev tedarik edip, orada kaldı. Ve o yerin arkasındaki metruk, boş bir arazi üzerinde kendi elinin hizmeti ile bizzat çalışaraktan, oraya bir mescid bina etti. Kimsenin yardımına müracaat etmeden, kendisi mütevazi bir mescit kurdu işaret-i Peygamberî üzerine. Hatta bana o mescidin hududunu Peygamber-î Zişan'ın, Sıddık-ı Ekber ile gelip, geceleyin çivi çaktıkları mesafeyi bana gösterdi. O tayin olunan yerde, mescidi bina etti."Bu mescid Cami'ül Mehdi, Makam-ı İsadır" diyerekten'de tebşir olundu. Ve bize de öyle tebşir etti.

O bütün Nakşibendi Tarikatının hülasa kendi elinde olaraktan, orda irşat hizmetini kendisine, verilen izinle devam ettirip,bütün mağripten gelen, maşrikten gelen kimselere, hakikat arayan kimselere, hakikat yollarından sohbet edip. Ümmi Şeyh olarak, Ümmi Peygamber A.S.V.ın hakiki menbaından. Şeyhimiz Sultan'ül Evliya, 1973 senesi 4 Ramazan günü ahirete teşrif etti. Dünyadan ahirete yürüdü. Defninde hazır olup, bize o kendisinin geride olan ihvanlarına hizmet için izin verdiği halde, onu o makama biz tevdi ettik.

Şeyh Şerafeddin Hazretlerinin kerametide zahir olup "senin makamın ve makarrın Şam'dadır" dediği söz tahakkuk ettikten sonra, o makamda, cami-i şerifde, O'nun türbesi ilel-yevm ziyaretgahdır. Nurlu makamdır. Gelen hacet sahiplerinin hacetleri, onun hürmetine yapılan dua geri çevrilmeyen saadetli makamdır. Allah (CC) bizi onun zahir ve batın hizmetleri ile müşerref kılsın. Hizmete ehil kılsın.

Şimdi bu kadar bir hülasa söz söylenmiştir. Bu herkesin aklında kalacak bir miktardadır. Daha uzun, boyuna sohbet esnasında verildiği cihet ile, o sohbetlerdeki tafsilat ile gelen menakibi var. O menakiplerden artık, o bilinir.

Zaten hepsini bir araya böyle şeylerin toplayıp durmak, bir yemeğin etlerini bir tabağa toplayıpta, öbür taraflarını etsiz bırakmağa benzer. Her tarafında bulunursa daha tatlı oluyor. Onun için böyle şeyleri, bu kadar söylemek için izin var. Her ne kadar şimdi sizin istediğiniz manada veyahut bu şimdikilerin zahir cihetinden, süslü-püslü usul ile bir kitaplar telif etmek için çok uğraşırlar da, işte bu tarihte, işte şu tarihte diyerekten. Bu gibi resmi işlere bizim sultanımız, Sultan-ül Evliya Abdullah DAĞISTANİ, hiç ihtimam göstermiş değildir.

Onun maksadı sohbet ile irşat etmektir. Kendi hal ve şanından, kendi başından geçenlerden bizim yanımızda, şimdi bir kütüphane dolduracak derecede onun sohbetleri vardır. Bize de boyuna söyletmekte olduğu sohbetleri yine onun kalbinden, bizim kalbimize naklolan meselelerdir. Keramet cihetinden bunu biz toplu olaraktan en başından, bütün teferruatı ile söylemeyede olur. Veyahut manevi hizmet gören hüddamden birisine emir olsa, o bu vazifeyi yapar. Veyahut yine bu hizmete müvekkel olan evliyalar vardır. Levh'ul mahfuzdan da onu istihsak edebilir, onun hayat hikayesini. Hiç karıştırmaksızın, tamam. Lakin onlara tevessül etmeye şimdi izin yok. İnşallah'ur Rahman yakın bir zamanda onun hakkında mufassal olan olan beyan, Sahibüz-Zaman'ın zamanında meydana çıkacaktır. Oraya kadar bununla iktifa edelim.

Biz böyledir, şöyledir diyerekten bir şöhret peşinde olmadığımız için, bu gibi meselelerde çok arkasına düştüğümüz olmuyor. Bu zamanın çok kimseleri kendisini meşhur etmek için şöyleydi, böyleydi, şunu yaptı, bunu yaptı diyerekten bir sürü işler yazıp dururlar. Ne kendine yarar, ne başkasına yarar.

Sohbetten maksat; uyuyanları uyandırmak, hastaları şifaya kavuşyurmak, ölü olan nüfusu diriltmektir. Eşkiyayı saadet makamına çekmektir. Küfrü silip, İmanı parlatmaktır. Bâtılı mahvedip, hakkı izhar etmektir. Kötülüğü silip, hayrı meydana getirmektir. Bu olduktan sonra matlup ve maksut hasıl olmuştur.

Allah (cc) Şeyhimiz hazretlerinin derecatını âli eylesin. Onun hakkında Şeyh Şerafeddin hazretleri, Şeyhimizin büyük şeyhi, bizimde büyük şeyhimiz, bir Dağıstan memleketinden gelen, oranın bir büyük şeyhine; Sohbet esnasında, o şeyh, Şeyh Şerafeddin Hazretlerinden beraberinde daim bulunan bizim şeyhimiz Sultan-ül Evliya hakkında sormuş." Bu zat kimdir" demiş. "Yanınızdaki, biz sizi tanıyoruz da, sizin yanınızdaki bu zat kimdir? " Şeyh Şerafeddin Hazretleri ona demiş ki: "Şimdiki haliyle mi kim olduğunu söyleyeyim, yoksa netice itibarı ile olacağı, giyeceği rütbeyi mi söyleyeyim" demiş. O Şeyh taaccüpte kalıp bir parça bu cevaptan, demiş ki: " İkisini de dinlemekte faide var. İkisini de dinlemeyi severim" demiş. "Öyleyse" demiş. "Şimdiki bulunduğu makam -Şeyh efendi hazretlerinin 50 sene evvelki makamından söylüyor- Şimdiki makamı bende dahil" diyor Şeyh Şerafeddin Hazretleri. "Şimdiye kadar gelmiş geçmiş ne kadar evliyalar varsa, hiç birisinin ayak basamadığı makama ayak basan kimsedir. Şimdi nihayet rütbesiyle de söyleyeyim; Vaktin sahibi olan Mehdi aleyhisselam geldiği zaman sırr'ül Kur'an ona açilacaktır. Fahr'ül Kâinat aleyhi efdâlüsselât efendimizin kalb-i saadetinden, SahibüzZaman'ın kalbine o sırr'ül Kur'anın açılmasında arada vesile olan zat budur. O hazinenin anahtarı budur. Bu olmadan o hazine açılamaz.

Bir de ahiretteki rütbesinden söyleyeyim: Cenâb-ı Hak kullarının arasında arasında hükmünü verdiği zaman, Estaizübiilah, "femen ya'melu miskale zerretün hayran yerağ femen ya'mel miskale zerratin şerran yerağ" diyerekten hesabı bitirecek. Cenâb-ı Allah (cc) miskal zerre hayrı da, miskal zerre şerri de hesaba çektikten sonra, kulları; bu fırka cennetin, bu fırka cehennemin ayrılıp Mahkeme-i Kübrayı tekmil ettiğinde, o bizzat kendisinin mahkeme-i kübrada durduğu kürsiye Habibi çağıracak. Makam-ı Mahmud'dur o. "Şimdi ben hükmümü, Kur'anda bildirdiğim hükmümü temam ettim. Benim üzerimde hüküm sahibi yok. Şimdi seni hakim kılıyorum tekrar. Kalem-i âla'yı da eline veriyorum. Bu kalem-i âla, onun için
Cenab-ı Hak verecek yed-i kudret ile efendimizin eline. Allahtan (CC) kalemi eline alacağı için, dünyada eline kalem tutmadı Peygamber A.S.V. o makamdaki şerafete tazim için. O Kalem-i âlayı verir de ona der ki: "İstediğini cennete gönder, istediğini cehenneme, hüküm şimdi senindir ey Habibî" dediğinde, o kalemin yazan ucud a budur demiş.

İşte böyle rütbe sahibi başka bir şeyh varsa ben de gidip onun ayağının altını öpeceğim, yoksa bütün şeyhleri bu şeyhe tabi olmaya da çağırırım. Saadet isteyen kimse, Nakşibendi tarikatının hatimesi olarak, Nakşibendi tarikatinin bütün sırlarını ve marifet ve hikmetlerini isteyen kimse bu yoldan alacaktır. Bütün evliyalara da bundan açılacaktır. Elhamdülillah, elhamdülillah, elhamdülillah ve şükrülillah.

***

İRTİHALİ AHVÂLİ:

Bu dünyadan ahirete teşrif ettiğinde olan bir meseleyi de söyle diyerekten bana emir verdi, şimdi hazret burada. Söyleyelim.

Dünyadan gittiği vakitte doktoru çağırdılar. Bizim damadın (Şeyh Hişam Kabbanî) ağabeyini çağırdılar. Şeyh efendi hazretlerini muayeneye diyerekten de, gelsin baksın. Doktoru bir yarın saat sonra arayıp bulup gelmiş. Doktor hemen kalbini dinlemiş, nabzını tutmuş. Ne nabız var, ne kalbin atması, ne nefes var. Onunla beraber bir sun'i nefes aldırayım diyerekten çabalamaya başlamış. Şeyh Efendi hazretleri gözünü açmış. "Bırak" demiş ona. Doktor bir fırladı. "Bana başkası söylese" diyor. "Ben ona katiyyen inanmam. Bizzat bana Türkçe söyledi, "BIRAK" dedi" diyor. "Bırak, uğraşma."

Şeyh Efendi hazretlerinin haberi geldiğinde, ben senin dükkanda idim.(Gazi Magosadan Mehmet Eyüp Bey'e söylüyor.) O gün ben yetiştim. Lefkoşe'den öğleden sonra Beyrut'a, Beyrut'tan Şam'a yetiştik. Tam akşam namazında yetiştim. Ben tahmin ettim ki, kabristana götürüp defnettiler. Meğer Şeyh Efendi hazretleri razı olmadı. Biz orada bulunmadan defnedilmeye izin vermedi. Ben tam akşam namazı salına salına geldim. Baktım camii şerifin içerisinde. Millet etrafta dolu. Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin camiinde kıldırmışlar cenaze namazını. Muhyiddin-i Arabi Hazretleri türbesinde bir ucu cenazenin, bir ucu
kendi mescidine çıkmış. Şam'da öyle cenaze görülmedi. Tabutu parmak üstünde gelirmiş. hem de uçarak. O camide, mihrab önünde hem de, ben yetiştim. "Ah Nâzım efendi" dedi bana. "Bu kadar vakittir burada durduruyorsun, gene bir parça hareket etmiyorsun." "Ya Seyyidi sizin
emirlen bu kadar hareket edebildim." "Bir daha namaz kıl" dedi bana. Orada namaz kıldırdılar, ama bize ait olan namaza tekrar bana emir verdi. Bir namaz kıldık orada, tekrar cenaze namazını. Ben indirdim kabri saadetine.

Ondan sonra o vazifeyi bitirip durduğumda orda bulunan ulemâ ve meşayihten bazıları dedi ki: "Yâ Şeyh Nâzım telkin et" dedi bana onlar. Ben dedimki: "Teeddüp ederim, şeyhimiz hazretlerine biz telkin edecek adam mıyız, bu ne demek?." Bir dua okuduk orada. Ben duayı bitirdim. Orada dururken. Bana Şeyh Abdullah DAĞISTANİ efendi hazretleri makamından sesleniyor: "Nazım Efendi" dedi. "Hepsi burdan dışarı çıksın, mescidden. Sen dur burda" dedi. "Hepsi dışarı gitsinler."

"Hepiniz çabuk dışarı, kapıyıda kapatın" dedim. "Beni burada yalnız bırakın şimdi." dedim. Kimse kalmadı hepsi mescidin dışarısına çıktı. Şeyh efendi hazretlerinin de torunu kapıyı kilitleyip tuttu. Bana o zaman dedi ki: "Yâ veledi sana benim öğretmiş olduğum telkin var. Hususi telkin var. O telkini burda oku" dedi. O emir üzerine orda telkin verdirdi bana. "Bunu bütün ihvanların hakkında, onların sorularında bu telkin kafi geldi", dedi. "Onların yükünü almak için, sana bunu ben emrettim " dedi. "Bu telkin ile onların telkinleri temam oldu" dedi.

Şimdi o anda oraya 7007 olan sadatun-Nakşibendiyyunların ruhanileri hazır oldu. Hepsi de Hazret Abdullah DAĞISTANİ ile beraber oradan alındı. Dünya ehlinin işi bitti orada. Bu 7007 kişi, Nakşibendilerin büyük meşayihleridir. Ebu Bekr es-Sıddıktan itibaren, bu zamana kadar gelen ve kıyamete kadar gelecek olanlar... Onlar aldılar Hazreti. Beni de beraber. Ben de onların arkasından gidiyorum. Öyle kıble tarafına yürü, yürü, yürü, yedi hatvede Medine-i Münevvere'nin Kubbet'ül Hadrası zahir oldu.

"Elfüsselatü elfüsselamü aleyke yâ Sultan-ül Enbiya.
Elfüsselatü elfüsselamü yâ Sultan-ül Evliya.
Elfüsselatü elfüsselamü yâ seyyidinel evveliyne velahiriyn.
Yâ seyyidi, yâ Rasulallah..."

Selatü selam vere vere bütün evliya oraya yetişti.

Peygamberi zişan, Ebu Bekr es-Sıddık bir tarafta. Hazret-i Ömer bir tarafta. Çehar-ı Yar-i güzin'ler hazır. O ehlül-Bâki, böyle karşı oldukları halde hazreti aldılar. Bize
dediler: "Destur size, dağılmaya..." diyerekten, hepsi dağıldığında; ben orda, bizim mescidde bulundum yine.
O zaman Peygamber teslim aldıktan sonra, orada kapıyı çaldım. "Git iftar et Nâzım efendi" dedi, Hazret. Ramazan ya o vakit. Çıkıp iftar ettim.

Bu sonuna ait onun kerametindendir. Bu da sizin itikadınıza kuvvet olsun için. Ne gibi bir zata tâbi olduğunuzu bilmek için, bunu bize söylettiler. Allah-u Zülcelal.
Daha ne gibi hakikatler vardır. İtikadınıza göre, size, kalbinize açılacaktır. Daha Sahibüz-Zaman geldiğinde; onun vazifesi bitmedi. Sahibüz-Zaman ile beraber göreceğiz, onun, biz asıl hakikatini...

Ve minellâhu tevfik.
Bi-hürmetil-fatiha.



Sultan'ül Evliyamız Çanakkale günlerinden anlatırken: "İngilizin, Fransızın, İtalyanın donanmaları gelip; orayı bombardıman ettiğinde ve asker çıkardıklarında, İslâm askeri oraya hücum edip, tâ denizin içinde düşmanı süngüleyip, orda da tüketiyordu. Yalnız donanma uzaktan ateş edip, denizin içinde, o halinde, elinde silah tuttuğu halde şarapnel ile şehid olan kimseler olurdu. Onların elinden silahını almaya uğraşırdım. Kat'iyyen o silahı elinden almaya imkan yok. Öyle defnediyordum. Huzur-u Rabb'ül alemiyne öyle çıkmak istiyor. Bırakmıyor silahı. Kaç kimseleri ben böyle defnettim. Ellerinden silahı almak mümkün olmadı. Vatanın kıymetini bilen adam, böyle tutar. İmanın kıymetini bilen adam da böyle tutmalı" derdi.....

Kendi makamınında bulunduğu Cebel-ü Kasiyun dağı hakkında: "Cenab-ı Rabbül alemiyn yüzyirmidörtbin Peygamber gönderdi. Bin peygamberin kabirleri başka kuturlardadır, dünyanın başka memleketlerine dağılmıştır. Yüzyirmiüçbin peygamberin kabirleri hep Cebel-u Kasiyun'dadır" buyurmuşlardır...

Şeyh Nâzım Kıbrısî




islami forum



Bilx.net
Get  our toolbar!

Kabeden Canlı Yayın