HZ RABİA

» HZ RABİA



Hazreti Rabia`tül-Adeviyye`nin Muhiti
Basra, Orta Sark'in âdeta Venedigi sayilir. Çünkü onun gibi kanallarla örülmüs bir sehirdir. Arap yarimadasinin içlerinden ve diplerinden buraya gelen yari aç, yari çiplak Bedevî'ler uzaktan sehri gördükleri zaman bir ihtisam âleminin rüyasina dalarlardi. Sehir, o kadar güzel, o kadar yesil ve o kadar mamurdu. Bu yari aç ve yari çiplak Bedevî'ler buraya girip girmemekte tereddüt ederlerdi. Çünkü girerlerse hayatta Cennet'e girmis, belki de âhiret hesabina hak kazanacaklari ni'metlerden mahrum olacakmis gibi bir duygu geçirirler, bu duygu onlara yalniz genis tereddüt geçirtmekle kalmaz, üstelik onlara dünya hakkinda yepyeni bir fikir verirdi. Bu tereddüt nöbetini geçiren Bedevî'ler sehrin bâdiye kapisindan sehre kavusarak develerini hanlarda çökerttikten ve getirdikleri mallari piyasaya arzederek sattiktan sonra sehri gezmege baslar. Ve herseyden evvel ulu camiye kosarlardi. Burasi bir san'at hârikasi idi ve bu san'at harikasi karsisinda gözlerin kamasmamasina imkân yoktu. Islâm mimarliginin bu sanli âbidesi hakikaten bir saheserdi.Babasinin oglu diye taninan Ziyâd bu camii güzellestirmek için her fedakârligi göze almisti. Çünkü Basra körfezi yoluyla uzaklardan buraya gelen yabancilarin, Hintlilerin, Çinlilerin v.s.'nin bu medeniyet ve ihtisam eserleri karsisinda hayran kalmalarini istemisti.

Burada, insan, faniligini unutturan havaya kavusur, ruhunu renklendirir ve ebediyet nefesleriyle dinçleserek yeni bir hamle ile hayat sahnesine atilirdi. Burada refahli bir dindarligin hüküm sürdügü besbelliydi. Fakat bunu belirten yalniz caminin harimi degildi. Çünkü sehrin diger manzaralari da bu manzarayi yalanlamiyordu. Zira Bagdat'tan buraya uzanan Ma'kil nehri süslü ve güzel gemilerin hareketine sahne oldugu gibi, Basra körfezinden süzülen gemiler de Hint ve Çin'in en girânbeha mallarini tasiyarak Ubulla nehrinden geçiyordu. Bu alis veris yollari saglam ve sümullü bir faaliyetin muhiti, zenginlige garkeden bir mübadelenin eseriydi.

Basra, hicretin 16 ci yilinda (Milâdi 637) Gazevan oglu Utbe tarafindan Hz. Ömer'in (R.A.) emri ile kurulmustu. Bu sehri vücuda getirmekden maksat Bedevî'ler ile Hazarîler arasinda saglam bir baglanti kurmakti.. Bedevî'ler buraya gelerek alis veris edecekler birkaç gün sehir hayati yasadiktan sonra bâdiyelerine (çöllerine) dönecekler ve çalismalarina devam edeceklerdi. Bu gidip gelme onlarin gözlerini açacak, kafalarini aydinlatacak ve yasayis seviyelerini yükseltmege yardim edecekti. Fakat Bedevî'ler sehir hayatinin gelismesine ayak uyduramamislardi. Basra gitgide gelisiyor, medenilesiyor ve belli basli limanlarindan ve ticaret merkezlerinden biri oluyordu. Burasini refah kapliyor, refah kapladikça zevk ve ihtiras muhiti kucakliyor, burasi genis bir eglence, coskun bir sefa ve insirah, sonu gelmeyen bir safahat âlemi seklini aliyordu.
Sehrin hemen bitisigindeki çöl âlemi ise sert, mütehammil yürekli bir zâhitlik muhiti gibi kalmisti. Birbirine ayak uydurmasi ve birbirine destek olmasi umulan iki âlem, birbirlerine zit yasayis tarzina dalmis bulunuyordu. Hatta bu iki zit âlem arasinda enikonu bir mücâdele de baslamisti. Yoksullugun refaha karsi yapacagi birsey varsa onunla mücâdele idi ve onu kötülemek idi. Fakat bu mücâdele ve kötüleme yalniz mahrumiyetleri arttirmak, yalniz karsilikli münasebetleri gerginlestirmekle kalmiyor, diger taraftan bu gerginlikler darligin ve yoksullugun izdirabiyla kanaat ederek her türlü refahi ve bollugu istihkar eden büyük örnekler gelistiriyordu.

Refah hayatinin bolluguna dalarak kendini tatmin eden tipler gibi zâhitlik içinde darligin ve yoksullugun izdirabiyla kanaat ederek ruhunu beslemege çalisan örnekler birbiri karsisinda yetisiyor ve Basra bu iki örnegin yasama sahasini teskil ediyordu.

Bu iki örnegin her biri kendine göre bir yasayis tarzi canlandiriyor ve herbiri ister istemez bir sürü taraftarlari ve müridleri kendine çekiyordu. Bu örneklerden her biri kuru bir takim telâkkilerden daha çok kuvvetli bir tesvik âmili idi. Çünkü telâkkileri anlasilir veya anlasilmaz birer mâna olmakdan çikarak hayat âlemine naklediyor ve ona hayatin bütün sicakligini ve güzelligini veriyordu. Hatta bu örnekler seçtikleri yasayis tarzinin dayandigi telkinleri de bir hayli islemislerdi. Çünkü içlerinde kök salan tutumlari onlari belki de hiç umulmuyan ve hiç beklenmeyen gelismelere kavusturmustu.
Hattâ bu yasayisin dayandigi telâkkilerde, esatiri bir mahiyet verecek derecede ileri gitmislerdi. Tarih ile esatir bu varliklarin elinde âdeta birlesmis ve kaynasmisdi. Bunlar tarih içinde yasadiklari halde yasayislarini bir esatirle geçirmege muvaffak oluyorlardi. Bu yüzden bunlarin hayatindaki tarih ile esatiri birbirinden ayirmak son derece güçlesmistir. Hatta bunlari birbirinden ayirmak bosuna emek çekmektir. Çünkü bunlarin hayati, tarih ile esatiri birbirine karistirdigi gibi ölümleri de bu basariyi daha ileri götürmege yardim etmistir. Yasadiklari sirada meydana getirdikleri esatir, asirlara aydinlik veren bir mes'ale gibi yasamis ve yasadikça isigi kuvvetlenmistir. Sanki esatir ve menâkib bu harika sahsiyetlerin hayatina ait hakikî ve canli vakalari birbirine ekleyen bir sirâze idi.

Elhasil, Basra'nin ticaret ve sefahat âlemi binbir gece masallarina en süslü ve en füsûnlu çerçeveyi hazirladigi gibi bu ticaret ve sefahat âleminin yanibasinda yasayan fakat bütün dünya eglencelerinden tiksinerek daha yüksek gayelere baglanan insanlarin züht ve takvasi da beser bütünlügünü anlatan bir âlemin hikâye ve menkibelerini çerçeveliyordu.
Ve lüleli çarsilarda madde isleri ve madde konulari ile dünya meseleleri ve gaileleri insanlari oyaladigi halde camiler, zaviyeler, dergahlar ve kütüphaneler yüksek görüslü, yüksek düsünceli, yüksek yasayisli insanlarin birer mabedi idi. Dünyanin dört tarafindan gelen tacirler çarsilarda ve magazalarda sefahat hayatini besleyecek ve destekleyecek mallar üzerinde pazarliklarla mesgul olduklari sirada, bütün Irak'da isi olmayan Basra camiinde ders halkalarinda toplanir her ilim okunur ve okutulurdu.
Bir taraftan Hasan-i Basri Hazretleri veya bir Tirmizî (talebesi) derin bir vekâr ve sessizlik içinde dinî mev'izelerini irâd eder ve herkesi dünya alayisinden, dünya fesatlarindan çekilmege davet ederlerdi. Sözleri o kadar canli ve heyecanli idi ki, dinleyenlerin gözlerinden yaslar akar ve herkes bu huzurdan derin bir tesir ve hicab içinde ayrilirdi. Cami nin bir kösesinde bir zikir meclisi kurulur ve burada Allah'in (C.C.) adi anilir, yahut dualar okunur ve herkes bu dualari derin bir hasyet içinde dinlerdi. Yahut caminin bir kösesinde bir felsefe bahsi açilir ve en ince meseleler hararetli bir hava içinde müzâkere edilirdi.

Aksam oldu da ortaligi karanlik sardigi zaman yine iki ses kulaklara aksederdi. Biri yiyen içen insanlarin eglence ve sefa gürültüsü, digeri ibadet eden, zikreden insanlarin iniltisi!..
Eglenenler sandallara binerek girift bir takim kanallardan geçerken sarkilar söyler, çalgilar çalar ve dünyayi da, ferdayi da umursamayan bir ömür sürerlerdi. Buna mukabil yigin yigin insanlar kabristanlar arasinda dolanir, ölümü düsünerek aglarlar ve dünyadan yüz çevirmek, dünya ile her alakayi kesmek için her çareye basvururlardi...

Ebu Uyeyne oglu (8) gibi adamlar, bütün geceleri suçlu ihtiraslarin kollan arasinda hayatin zevklerini sömürürlerdi. Buna karsi Arar oglu Rebah da aglamakla, niyazla mezarlar arasinda gezerek daima ölümü hatirlamakla, geceleri boynuna demir bir halka geçirerek sabahlara kadar ibâdet etmekle ve Allah'a (C.C.) yalvarmakla gecesini ve gündüzünü geçirirdi. (9)

Birinciler: Kösklerin, baglarin, bahçelerin, güzel manzaralarin, sevimli derelerin, nefis tarhlarin velhasil zevki, oksayan her güzelligin merkezi olan Übülle sahasinda yasiyor, bagdan baga sekiyor, bahçeden bahçeye konuyor, ask, zevk ve safahat içinde ömür sürüyorlardi. (10)

ikinciler: Yalniz çölden, yahut çöle çok yakin yerlerden haz duyuyor, sonbaharda kargalarin kara bir bulut gibi hurmalarin üzerine konmasina bakiyor ve bu manzaradan ibret alirlardi.

Iste bu tezadlar muhitinin bir kösesinde son de rece mütevazi fakat içi kudsiyet ve nur ile dolu bir kulübecik de 80 lik bir ihtiyar kadin yasiyordu. Nerede ise yikilacakmis gibi ayakta duruyordu. (11) Orada esya namina eski-püskü bir yaygidan, iki arsin boyunda bir sandiktan baska birsey görünmüyordu. Yere yayilmis bir keçe, onun hem yatagi, hem namaz seccadesi idi. Sandiginda bir kefenden baska birseyi yoktu. Fikren, zikre daldigi zaman ona bakmakdan ilham alirdi. Bu son derece fakir, belki fakirligin en son derecesinde yasamayi göze alan kadin islâm tasavvuf ufkunda parlayan essiz bir yildizdi.
Hazreti Râbiatü'l Adeviyye (K.S.) idi...

-------------------------------------------------------
(8) Yakut: Mü'cemül Buldan C: 1 S: 651
(9) Abdürrauf Mûnâvi Tâbakatül Evliya Yazma Zahiriye ktp. Sam 4164 Sayi - Varak: 101
(10) Ibn-i Havkal Suretü`l Arzi S: 228
(11) Ibnu'I Cevzî: «Sifatü's Sefre», yazma, Zahiriyye kütb. Sam 4 Varak; 57


Acaba Hazreti Rabia nasil yetismisti?
Attar'in anlatisina göre Rabia büyümüs, babasi vefat etmis, henüz çok genç oldugu sirada Basrada kitlik olmus, üç kardesi ile ekmek bulmak üzere gelisi güzel dolasmaya baslamisti. Iste, bu sirada zalim bir adam, onu evine getirmis ve 6 akçe mukabilinde onu bir baskasina satmisti. Onu alan adamsa, fena ve kati yürekli idi. Rabia'ya eziyet ediyor ve çok agir isler gördürüyordu.

Attar, onun bu sirada manevi bir tecelliye nail oldugunu anlatir: Rabia, bir gün yolda giderken yabanci bir adamin kendisini takip ettigini görmüs ve bu adamin kendisine fena bir gözle baktigini hissetmisti. Kosmus ve kaçmis, sonra yerlere kapanmis ve yalvarmaga koyulmustu:
" Iahi!! Öksüz bir garibim. Kulluk zincirleri
içindeyim. Asil tasam ise, senin benden hosnud olup olmadigini ögrenmektir!..."

Hatifi (*) bir ses, belki de Ilhami bir sada
ona cevap vermisti:
"Üzülme! Hesap günü, gök yüzünde, Allah'a yakin olanlar arasinda yer alanlarin gözleri sana dönecek. Sana bakip, senin yerinde olmayi özleyecekler!.. (21)

Hz. Rabia'da (K.S.) hemen kalkmis, efendisinin evine gitmis, burada çalismaya devam etmisti. Oruç tutuyor, hizmet ediyor, geceleri de sabahlara kadar ibadete daliyordu. Bu rivayete göre Rabia'nin hayatinda en kesin devre bu idi. Bu rivayeti kabul ettigimiz takdirde sunu anlanz:
Hz. Rabia'yi (K.S.) zahitlige sürükliyen amil, onun cariyelik hayatinda çektigi izdirap ve tahammül ettigi zillet ve esaretti. Biricik tesellisi Allah'a (C.C.) karsi besledigi iman ve güven, dünyada çektigi mihnete karsi ahirette görecegi mükafaatti. Nice ulvi ruhlar bu çesit felaketlere ugradiklan zaman ayni sekilde hareket etmisler ve izdirabin pençeleri onlari bogmaktan aciz kalmisti. Hristiyanligin ilk asrinda bu çesit kimselerle karsilastigimiz gibi, islamiyete ilk girenler arasinda da bunlarin benzeriyle karsilasiriz. Rabah oglu, Hz. Bilal (RA.) ve Süheyb-i Rumi ve Hz. Selman-i Farisi bu durumda idiler. Ulvi ruhlu kimseler, hayatin kahrina ugrayarak kölelik etmege mecbur olabilirler, fakat bunlar dis yüzleri bakimindan köle olduklan halde iç yüzlerini hürriyete kavusturmak Isterler. Kölelige mahkumiyeti kabul eden bu madde aleminde degil, fakat daha baska bir alemde gerçeklestirrnege imkan bulduklan için bütün kuvvetleriyle o manevi aleme dönerler. Calisa, ugrasa o manevi alemden bir feyz ve bir nefes almak isterler. Bunu aldiklarini hissettikIeri zaman kendilerine karsi güvenleri artarak o güvenin kuvveti nisbetinde gittikçe hizlanan bir Istekle o aleme dalarlar. Ve ancak layetenahiye vardiklari zaman dururlar. Gerçi bu ulvi ruhlar bu alemle temasa ettiklerini hissetmek bakimindan ayrilirlar ve herbiri ruhunun yüksekligi derecesinde bu manevi miraci idrak eder, fakat esas hakikat degismez. Su var ki, kaynaklari çok coskun olan ruh, ilahiyet ufuklarinda yükseldikçe yükselir. Ve ittihat derecesi ne, belki ilahi hüviyet içinde gaib olmak derecesine ulasir. Bu yola giren yolcu Ince bir manevi kültürden mahrumsa belki bu payeden uzak kalir. Fakat o da her kazaya riza gösteren tevekkülle manevi alemin esiklerine yüz sürer. Derin hosnudlukla ilahiyet arsinin eteklerine sarilmakla, nüru nazarla bahtiyar olur. Hz. Selman-i Farisi, birinci çesittendi. Hz. Bilal (RA.) de ikincilerdendi. Bu sahsiyetleri bu g rüsün aydinligi Içerisinde incelemek icab eder. Mesela; Hz. BilaI (RA.) müezzinlikde, dogrudan dogruya Allah'a (C.C.) hitab etmenin bir yolunu bulmustu. Onun için ezan okumak, bir vecd hali geçirmek, ruhunu ilahi alemin harimine götüren manevi bir cezbe içinde yasatmakdi. Ona göre ezan okumak üzere bir evin damina cikmak -çünkü o zaman henüz minare yoktu- Ilahi bezme varmak için bir mi'racdan farksizdi.
Bu böyle oldugu gibi, asil ve mümtaz Insanlarin ruhlari da haiz olduklari imkanlari harici alem de ifade edemedikleri takdirde bunlari baska bir alemde ifade için çare ararlar ve bulurlar. Bulduklari alem biricik hakikat alemi olur. Ondan baska her alem batil kalir... Bunlarin en büyük muvaf fakiyeti bu dünyadaki varliklarina son vermek, agyar içinde yasayan masiva (*) derdi çeken ve ruhlarinin bütün imkanlarina tahakkuk imkani vermeyen dünya ile alakalarini kesmekdir.
Fakat yüksek ruhlu kimselerin herbiri bu yolda kendi ruhi mizacina tabidir. Mesela, esas itibariyle dünyaya nail olmak, nüfuzlariyla, kahr vasitalariyla bu gayeye e mek istedikleri halde buna imkan bulamadiklari için maneviyet alemine dönen ve ilahi yolu tutan kimseler bu yolda da kahr vasitalarina bas vururlar ve kendilerine en aci ve siddetli zahitligi yüklerler. Fakat sevgi yoluyla muzaffer olmayi, mümtaz sahsiyetlerinin cazibe te'siriyle merama ermeyi isterlerse bu yolu tutarlar ve bu yolu takip ederek murada ererler.
Hz. Rabia (K.S.) bir kadin olduguna göre de bu ikinci yoldan baska bir yol tutabilir miydi? Nitkim bu yolu tutmus, bu yol ile Ilahiyet alemine kavusmak istemis oldugunu görecegiz. Cünkü kendisi ayni sevgi yoluyla bu dünyayi ele geçirememis ve nasuiyeti kendisine mal edememisdi.

Demekki, Attar'in anlattigi bu rivayet, bize Hz. Rabia'nin (K.S.) tutdugu yolu açiklamis bulunuyor. Yani bu veli hanim bir kurtulus çaresi aramis ve onu kendi içine dalmakda buImusdu. Fakat onu destekleyecek ve azmini teskinlesdirecek bir sese muhtaçdi. Tuttugu yolun kendisini gayeye götürecegine inanmak istiyor, Ilahi ask sayesinde emeline nail olacagina bel baglamak diliyordu. Bu durumda olan ve hayatin aci tecellileriyle mücadele eden bir insanin Rahmani bir ses duymasi ve bu sesin verdigi kuvvetle asil gayeye varacagina inanmasi isi bir çok kimselerin, belki herkesin basindan geçmis bir hadisedir. Birçok kimseler, hayatin çok basit hadiseleri karsisinda takip edecekleri hatta hareket yüzünden saskinliga düstükleri zaman, bu çesit sesleri içinden veya disarilarindan duyarak kararlarini verirler, ve ona göre hareket ederler. Hayatin en büyük karari aninda bunun böyle olmamasi mümkün mü? Bunu birçok büyüklerin hayatinda apaçik görmekteyiz. Bu gibi haller mühim anlarda ruhun en derin içlerinden gelen ilham veya karar olarak kabul olundugu takdirde bu çesit hatifi ve ilhami sesleri ve sözleri inkar etmege yer kalmaz.
Demek ki, Hz Rabia'nin (K.S.) ruhi hayatinda bu lahza kesin bir inkisaf ani idi. Büyük manevi sahsiyetlerin asagi-yukari hepsinde de bu halin esine raslamak mümkündür. Fakat Hz. Rabia (K.S.) bu sirada henüz esirdi ve efendisi kati yürekli bir adamdi. Bu adam onu eziyor agir islerde kullaniyor ve ona tahammül olunmaz yükler yüklüyordu. Buna mukabil Hz. Rabia'nin ulvi ruhu da büyük bir infilak geçirmek üzere bulunuyordu.
Attar bize onun esaretten kurtulusunun nasil vuku buldugunu anlamak için yine bir takim harikalara basvuruyor. Onun anlatisina göre Hz. Rabia' nin (K.S.) efendisi bir gece uykusundan uyanmis onun yattigi odanin kapisindaki bir delikten içeri bakmis, Rabia'nin secdeye kapanmis oldugunu görmüs ve söyle dedigini isitmis:
"Ilahil Biliyorsun ki, kalbim sana itaati diler, gözümün nuru senin esiginin hizmetindedir. Elde olsaydi senin bir lahza hizmetinden ayrilmazdim. Fakat beni kullarin içinde bu kati yürekli adama esir ettin!"

Hz. Rabia'nin (KS.) ibadet ve niyazi sirasinda bas ucunda bir kandil yaniyordu. Kandilin gerçi zincirleri vardi ama nereye asili oldugu belli degildi, isigi ise bütün evi dolduruyordu. Ev sahibi bu isigi görünce korkmus ve sabaha kadar gözüne uyku girmemis sonra Rabia'yi çagirmis ve söyle demisdi: " Rabia sana hürriyet veriyorum, dilersen burada kal, hepimiz sana hizmet edelim, dilersen Istedigin yere git..."
Firsat mükemmeldl Rabia'da bu adamin evinden ayrilmis. ve kendiniibadete vermlsdi.
Hz. Rabia'nin (KS.). esaretten kurtulusunun menkibesi budur. Tarihçi için bu hikayeden çikarilacak mana Rabia'nin köleliginden azad edilmis oldugudur.
Fakat nasil ve nicin?
Eldeki vesikalarin aydinlatamadigi bir nokta da budur. Ve bu nokta da Hz. Rabia'nin hayatinda aydinlanmamis olan hesabsiz noktalardan biridir. Blze düsen de bu noktayi oldugu gibi birakmaktir.
Acaba Rabia'nin efendisi kimdi? Atik ogullarinin azadlisi olduguna göre bu adam da bunlardanmiydi? Bu hususlara dair kat'i bir söz söylemege imkan yokdur.
Fakat Rabia hürriyetine kavusmusdu...
------------------------------------------------------------------------------------------
" (*) Sesi isitip kendisi görünmeyen bir ses, belki de Vahdani bir
sada, gaibden haber veren melek"
(21) Attar Tezkiretü`l Evliya 59-60
(*) Masiva Allah'dan (C.C) baska hersey.


Rabia`nin(K.S) Hürriyet Hayati
Evet HZ. Rabia (K.S.) hürriyetine kavusmusdu. Fakat bu hürriyeti nasil kullanmisdi?.. Hürriyetini diledigi gibi kullanmakda serbest olduguna göre bu müstesna kadin acaba ne yapmisdi? Bu suale cevap vermek için Attar'dan baska bir kimsenin nakletmedigi bir rivayetle karsilasiyoruz.
Bu rivayete göre, Rabia (K.S.) hürriyetine kavusduktan sonra bir müddet ney üflemekle vakit geçirmis, sonra tevbe etmis, kendini düzeltmis, bir halvethane vücuda getirerek buraya çekilmis ve ömrünü ibadete hasretmisdi. Attar bu rivayeti naklederken üzerinde durmaz ve sözü hemen baska bir mevzua nakleder. Çünkü Hz. Rabia'nin ney üflemesi onun hayalinde tasavvur ettigi ve tasvir etmek Istedigi Rabia'nin suretine uymamaktadir. Halbuki büyük ehemmiyeti dolayisiyla bilhassa bu nokta üzerinde durulmaga deger. Hz. Rabia'nin (K.S.) bir müddet ney üfledigi dogru olmasaydi muhakkak ki, Attar onun bu halini kaydetmezdi. Çünkü bu hal Hz. Rabia'ya hiç olmazsa onun nokta-i nazarina göre seref verecek bir hal degildir. Sonra Attar bu gibi büyük sahsiyetlerden bahsettigi zaman bunlarin hayatini mümkün mertebe, hatta elinden geldigi kadar süslemege ve yükseltmege deger verir. Nitekim Hz. Rabia'nm (K.S.) ney çalmasini galiba uygunsuz bir hareket saydigi için bu hali lâf arasina sokusturmakla iktifa etmis ve bu bahis üzerine fazla ma'lumat vermemege dikkat etmistir.

Halbuki Hz. Rabia'nm hürriyetine kavusduktan sonra bir zaman ney üflemekle mesgul olmasi birçok seylere delâlet edebilir.

Demek ki Hz. Râbia (K.S.) hürriyetine kavusur kavusmaz hürriyet gözlerini kamasdirmis ve onu san'at yolundan dünyaya çekmisdir. Hz. Râbia (K.S) dünyaya kapilmis ve ney üfleyerek rizkini kazanmak istemistir. Kendisi belki de güzelce bir hanimdi. Nitekim bir takim rivayetler bir kaç kisinin onunla evlenmek istedigini anlatmaktadir. Bu ragbet de onun hosça bir kadin oldugunu belirtiyor. Sonra bu kadin yalniz hosça bir kadin degildi, üstelik san'atkârdi da ...Sonra bu kadin yüksek ruhlu bir kadindi. San'atkâr ruhu tasimasi bunun en kesin deliliydi. Öyle ki, bu kadin hürriyete kavusur kavusmaz san'atini kullanarak kazanmak ve yasamak istemisti. San'at sahibi olduktan sonra bu sekilde hareket etmesinde bir gayri tabiilik yoktu. Mademi ki gelirsizdi, ekmegini kazanmak zorunda idi. O halde çalismasi icab ediyordu. Çalismak icabettigine ve kendisi ney üflemeyi becerdigine göre bu san'attan faydalanmasini tabi görmek icabeder.



TEVBE
Hz. Râbia (K.S.) hürriyetine kavusmadan önce, manevî bir risâleti tasidigini hissetmis, fakat hürriyete kavusur kavusmaz bunu unutmus ve bütün kuvvetiyle kendini tatmin etmek istemisti. Onun dünya hayatina dalmasi, san'at te'siriyle de kendini ihtirasin pençelerine salivermesi içindeki bu manevi risâleti söndürmemisdi. Ara sira onun içinde simsekler çakiyor ve bu simseklerin çakisi onu sürdügü hayattan tiksinmege sevkediyordu. Gerçi kendisi içini dinlemekten kaçiniyor ve o simsegin çakisini hissetmemege ugrasiyordu. Fakat bunlar tekerrür ede ede ister istemez kendini hissettirmis, Hz. Râbia'da yavas yavas bunlari dinlemege alismisdi. Kimbilir belki bu arada en güvendigi kimsenin ihanetine ugramis ve içini kaplayan ye's onun ruhundaki velayeti uyandimisdi. Belki de ihtiras yolundaki ifratli yasayisi siddetli bir aksü'l âmel ile onu geri çekiyordu. Her ne olursa olsun onun içinde din ve dünya mücâdelesi baslamisdi. O da belki bu sirada bir baska veliyye gibi.

"O Allah (C.C.) beni çagiriyor, fakat ben dünyaya dalmis bulunuyorum. Ilâhi âlemden haz duyuyorum fakat dünya kayitlari boynumu çekiyor."
diyordu. Ihtimâl ki, Hz. Râbia bu siralarda Basra camilerine devam etmege baslamis Hasan-i Basri Hz. lerinin tilmizlerinden (talebelerinden) en ileri gelenlerini ehemmiyetle dinlemisdi. Belki bu siralarda büyük mutasavvif Rebah bin Amr ile bulusmus ve bu zât onun temiz ve serefli bir hayat özledigini sezinliyerek onu müfrit hayatindan çekmisdi. Ikisi arasinda daha sonra kurulan dostluga bakilirsa bu ihtimali tercih etmek mümkündür, çünkü ikisi geceyi birlikte geçirir ve bütün vakitlerini ibâdete hasrederlerdi. Onun için Rebâh'inonu zevku safa âleminden çekip velayet hayatina iletmis olmasi kuvvetle muhtemeldir.

Bütün bu ihtimallerin ve âmillerin kuvveti az-çok inkâr olunamazsa da Hz. Rabia'nin geçirdigi büyük ruhi inkilâbi da lâyikiyla izah edemez.

Iste bütün bu çesit âmiller, Hz. Rabia'nin hayatini degistirmis ve onu kat'i bir inkilâb ile karsi-lastirmisdir. Yasadigi serbestlik hayatindan yüzünü çevirdigi zaman kavusdugu hürriyeti nasil kullandigini gözden geçirmis ve bir esaretten kurtularak daha kötü bir esarete düstügünü anlamisdi. Çünkü hürriyetini yikici ihtiraslarin pençelerine ve ruhunu körelten maceralara vermisdi. Meger hürriyet bu degilmis ve dünya ihtiraslarina esir olmak, esaretlerin en korkuncu imis... ihtimâl ki, Hz. Râbia bu sirada, kudsiyetinin söhreti dünyayi dolduran çagdasi ibrahim bin Ethem'in hür insani anlatan sözlerinin mânasini idrak etmisdi. Büyük veli söyle diyordu: «Hür insan, dünyada yasadigi halde dünyadan çikandir.» Hürriyet: «Kâinatin köleliginden, dünya muratlarinin esirliginden kurtularak herseyden alâkayi kesmekdir. Hür olmanin alâmeti de dünya ile âhiret islerini ayirdetmeyi kalbinden sümek, dünyanin hiçbir vadine kapilmamak ve âhiretin hiçbir mükâfatina muhtaç olmamaktir...» (22). Hz. Râbia'nin çagdaslari böyle söylüyor ve hürriyeti böyle tarif ediyorlardi. Demek onun ilk önce sürüklendigi hürriyet hâlis muhlis esaretti. Hele onun ruhu gibi bir ruh tasiyanlar için tahammül edilmez bir esaret varsa o da bu çesit esaretti. Hz. Râbia (K.S.), bu esaretten de kurtulmaga karar vermis ve hakiki hürriyete kavusmak istemis, dünya ve mâfihânin (*) esaretinden, kâinatin bütün alâkalarindan kendisini kurtaracak hürriyeti aramaga baslamisdi.

Demek ki, hayatinin yine bir kesin karara varma devresinde idi. Hayatini büsbütün degistirecek ve zit bir istikâmet takib edecekti. Bu siralarda çesit çesit izdiraplarin insani yakaladigi ve allak bullak ettigi süphe götürmez. Çünkü karar vermek ve birden bire istikâmet degistirmek çok güçtür. Fakat Hz. Râbia (K.S.) bütün bu gerginlikleri ve bütün bu buhranlari sarsilmadan metanetle atlatmis ve bir kutubdan bir kutba geçmisdi. Bu eserin Basra'yi anlatan ikinci bölümünde söyledigimiz gibi Basra sehrinde iki çesit hayat göze çarpiyordu. Biri zevk ve safa içinde geçen sen ve satir, müraffeh ve sefih bir hayat, digeri toprakta sürünen magmum ve muksî bir zahidlik hayati. Biri sevgi ve sevinç civil tilan içinde geçen ve dünyanin naz ve ni'metine müstagrak bir hayat, digeri mezarliklarda aglayan sizlayan ve sürünen bir hayatti. Bunlarin birini birakarak digerine geçmek kolay degildi. Ve birinden digerine geçmek için ayak sürçmesi kâfi gelmezdi. Onu birakmak için anî bir hamle gerekti. Hz. Râbia da bu mühim karari vermis ve bir hamlede bir taraftan diger tarafa geçmisti.

Artik Hz. Râbia da hal diliyle söyle diyordu:

Leylâ'nin ve Selmâ'nin sevgilerini bir tarafa birakdim.
Ve ilk yurdun ilk dostuna döndüm, istiyaklarim sesleniyordu: Yavas yürü!.. Sevgili yurdu bu... Yavasla ve artik in-kon...
-------------------------------------------------------------------------------------
(22)Gümüshaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi: Camiul Usûl Sh: 522
(*) Mafihâ: Dünyadaki diger olan seyler

Tevbeden Sonra
Hz. Râbia (K.S.) tevbe etmis ve asil kendi hayatina dönmüsdü. Fakat tevbenin gerçeklesmesi için hem çalismak icab eder hem de tevbenin kabul olunmasi gerekirdi. Yoksa yalniz insanin tevbe etmesi kâfi degildi. Kuseyrî anlatir: Adamin biri Hz. Râbia'ya söyle demisdi:

« Bir sürü suçlar islemis, günâhlara girmis bir adamim. Acaba tevbe edersem Allah (C.C.) kabul eder mi?..»

Hz. Râbia (K.S.) cevap vermisdi:

«Hayir Allah (C.C.) seni kabul ederse tevbe edebilirsin.»

Demek ki, Hz. Râbia yalniz tevbe etmekle, yalniz bagislanmak dilemekle, yalniz suç islemekten vaz geçmekle tevbenin gerçeklesecegine inanamiyordu. Çünkü Allah'in (C.C.) rizasini kazanmak lâzimdi. Çünkü tevbeleri kabul etmek yalniz ona aiddir ve suçlan yalniz o bagisliyabilir. Kabul etmedigi ve bagislamadigi takdirde tevbe gerçeklesmemis olurdu.
Hz. Râbia'nin (K.S.) tabiatindaki menfi taraf budur. Bu zayiflik ona huzursuzluk veriyor, onun bütün yaptiklarindan süphe etmesine yol açiyordu. Çünkü Allah'in (C.C.) tevbesini kabul edip etmedigini bilmiyordu. Onun telâkkisine göre tevbe, kazanilan, çalisarak ele geçirilen birsey degildi, belki ilâhî bir bagisti. Onun bu yolda söyledigi sözleri bu bakimdan anlamak mümkündür. Kendisi:

« Sözümdeki gerçekligin (gerçeklerin) azligindan istigfar ederim, Estagfirullah! (23) Yahut istigfarlarimiz istigfara muhtaçtir, çünkü gerçek degildir.» diyordu.

Birinci sözü, onun telasi ve huzursuzlugunu anlatiyordu, isledigi suçu bütün hassasiyetiyle kavriyor ve istigfarinin encamini endise ile karsiliyordu.
ikinci söz ise, ayni mânayi te'kid etmekle beraber ona daha müsbet bir mahiyet veriyordu, o da durmadan istigfara devamdi. Çünkü tevbe ansizin elde edilen bir hâl degildir. Belki sürekli bir faaliyettir. Bunu, insan yasadigi müddetçe çalisarak gerçeklestirmelidir. Hz. Râbia, böylece sözlerine devamli bir hiz veren dinamik bir tasavvufî hal yasamakdaydi. Çünkü onun telâkkisine göre tevbe, sükuti (statik) bir hâl degildi. Belki dinamik bir hamle idi. Bu da bize onun daha önce isaret ettigimiz menfi halini vuzuh ile açiklar. Bu menfiligin hedefi mücerred menfilik degildi. Belki istigfar fiilini daima yenilemek suretiyle hareket yapmak ve bu fiillerdeki noksanlari görerek zaman içinde onlari tekemmül ettirmektir. O halde Râbia'nin tövbesi tamamlanmamisdi. Belki bütün hayati tevbe ile geçmisdi. O halde onun hayatinda arastirilmasi gereken nokta tevbe etmek fiilinin ne zaman basladigidir.

Eldeki vesikalar bu noktayi mufassal bir surette izah etmemektedir. Sonra Hz. Râbia'ya ait sözlerin bu devreye râci olup olmadigini tesbit etmekde son derece güçtür. Fakat su ölçüyü tatbik ederek bu eksikligi telâfi edebiliriz. Ölçümüz onun sikâyetlerindeki aciligin ve niyazlarindaki siddetin hararetine bakmak ve ona göre hüküm vermektir. Bu ölçüyü tatbik ettigimiz takdirde onun en aci sikâyeti de, yolda bir yabanci tarafindan takib olunarak kaçmaga mecbur oldugu zaman yaptigi göze çarpar. Bu vak'ayi daha önce kaydetmis ve Attâr tarafindan anlatildigini belirtmistik..

Daha sonralari bu ses yükseliyor ve onun tevbe ederek temizlemek istedigi hayat safhalarindan renkler, gölgeler tasimaga basliyor. Hz. Râbia ney ufledigi sirada kendini dünyaya vermemis, dalâletlere sapmamis, maddî bütün hirslara kendini kaydirmamis olsaydi sikâyetlerinde ve niyazlarinda bu gibi ses hissetmek, bu gibi renk ve gölgeleri görmek mümkün olmazdi. Attar'in ilk rivayetlerinde «Sevgiden eser bulunmamaktadir.» Fakat tevbesine aid olan sözlerinde ask ve alâkanin atesi hissolunur. Çünkü bu atesi tatmis ve benimsemisdi.»

Demek ki, Hz. Râbia yasadigi hayatin icabi olarak Allah'a (C.C.) karsi olan alâkalarina aski bu devreden sonra sokmus ve böylece bu devre en büyük ehemmiyeti kazanmistir. Çünkü Hz. Râbia'nin tasavvuf nazariyesini inkisâf ettirmek hususunda en mühim belki biricik âmil, hayatinin bu devresidir. Bu yüzden onun sekva ve niyazlarinda «sevgi» nin en büyük ehemmiyeti kazandigini ve en büyük kaygisinin «sevgili» ile temas oldugunu gürüyoruz. Onun bu devresine ait oldugunu sandigimiz bir hikâyesini El-Ravzu'l Faik söyle anlatiyor:

Anlatildigina göre Râbia yatsi namazini kildiktan sonra evinin damina çikar, abasini sirtina alir, yüzünü örter, sonra söyle derdi:

"ilâhî yildizlar isildadi. Gözler uyudu, hükümdarlar kapilarini kilitlediler ve her sevgili sevgilisiyle basbasa kaldilar. Iste ben de senin huzurundayim..." Daha sonra ibâdete baslar ve seher vakti de söyle derdi:

Ilâhi! Gece yüzünü çevirdi, gündüz kendini gösterdi, açti. Acaba benim bu gecemi kabul ettin mi ki mesud olayim, yoksa beni geri mi çevirdin ki matem edeyim. Izzetin hakki için ben yasadikça ve sen beni destekledikçe yapacagim is budur! Izzetin hakki için beni kapindan kovsan da kalbim senin sevginden baska birsey tasimiyacakdir.

-----------------------------------------------------------------------------------------
23-24) Kuseyri: Risale Sh: 48

Ask ve Niyaz
Hz. Râbia'nin bu sözleri bu siradaki durumunu bütün incelikleriyle açiklamaktadir. Bir kere bu sözlerde sairlik zevki apaçik hissolunuyor. Bununda ney üflemekle geçirdigi devrede inkisaf ettigi süphe götürmez. Çünkü ney üflemek belki de sarkilar okunmasini, siirler terennüm etmesini icabettiriyordu. Zaten sairlik onun ruhunda, için için yasayan bir kabiliyetti. Ney üflemek bu kabiliyetinin de kendini açiga vurmasina yardim etmisdi. Sark ruhunun sonsuzluk ifade eden ve sonsuzlugu ileten mücerred mûsikiden hoslanmadigi ve onun için sark mûsikisinin hâlâ tecerrüd edemedigini göz önünde tutacak olursak Hz. Râbia'nin da ney üflemege basladigi zaman, siir söylemege basladigini da tahmin edebiliriz. Ney üflemek onun kalbindeki siir kaynagini fiskirtmis, o da hem saz çalmis hem söz söylemisti. Onun için Hz. Râbia'nin su mealdeki siîri de okudugu bildiriliyor:

"Ey benim sevincim, istegim, destegim!..
Ey benim yoldasim, kuvvetim ve bütün dilegim!
Kalbimin ruhu sen, ümidi sen, dostu sen!
Yol boyunca bütün azigim senin istiyakin
Sen olmazsan ey hayatim ben bu genislikler içinde perisan olmazdim.
Senin kaç iltifatina mazhar oldum,
Kaç bagisina, kaç iyiligine nail oldum
Simdi ise bütün dilegim, bütün zevkim,
Ey kalp gözümün bütün cilasi, senin sevgindir.
Yasadikça senden ayrilmam.
Çünkü sen kalbimin içindesin
Sen benden hosnud isen, demek ki ey kalbimin serveri
ben de mesudum..." (*)

Bu sözlerin muhatabi bir insan olacagi gibi, Zât-i Kibriya'nin da olmasi muhtemeldir. Fakat ikinci ihtimâli kabul etmek daha güçtür. Belki Hz. Râbia, bu si'ri söyledigi zaman Allah'a (C.C.) hitâbettigini unutmus veyahut unutur gibi olmus, bir yerden bir yere göçen ve mütemadiyen seferler yapan bir sevgiliye hitab etmis, onun pesinde dönüp dolastigini ve her yerde ney üfledigini anlatmak istemistir. Onun dünyevî muhabbetlerini inkisara ugratan her kimse ve her hangi sevgili ise bu siiri söyledigi zaman aklina gelmis ve onunla geçirilen anlari Allah'a (C.C.) hitab sadedinde ileri sürmüstü.

Halbuki asil maksadi yalniz Allah'a (C.C.) hitâbetmekti. Fakat kendi basindan geçen bir vak'adan ilâhi askin ilhamini almis ve onu böylece ifâde etmisti. Onun basindan geçen olaylar ise, bir kasirga gibi siddetli oldugu için bu hissi siirinde aksettirmekten kendini alamamisti. Samimiyetinin icabi da budur. Tarihçi, mutasavvifin sözlerinde ifâde samimiyeti gördügü zaman bunun bastan geçen bir tecrübe mahsulü oldugunu anlamakta ve onun hissedilen bir tecrübeyi esas tutarak Allah'a (C.C.) hitab ettigini sezmekte tereddüt etmez.

O halde Hz. Râbia'nin (K.S.) bu siirini de intikâl devresinin yâni tevbe ettigi siralara atfetmek mümkündür. Daha evvel naklettigimiz hikâyesini de bu gözle tetkik ettigimiz takdirde durumunu daha fazla açiklamak imkâni kolaylasir.

Kendisi ibâdet ve niyazini bir sevgi çerçevesi içine koymakdan gecenin sessizligi ortaligi kapliyor, yildizlar isildiyor ve bütün gözler uykuya daliyor. Kendisi îys ve isret, zevk ve safa âlemlerine daldigi, siralarda bu siirin çevresine alismisdi.

Demek ki, bu hayattan yeni ayrilmis bulunuyor ve onun hâtiralarini henüz bütün kuvvetiyle hissediyordu. Belki Übülle nehrinin kiyilarindaki hurmaliklari arasinda geçirdigi geceleri hatirliyordu. O zaman herkes uyumus ve onlari gözetliyen bir kimse kalmamisti. «Hükümdarlar kapilarini kilitlemislerdi.» Hükümet de, hükümetin zabitasi da, bekçisi de ortada görünmez olmustu. O da sevgilisiyle basbasa kalarak askinin zevkine dalmisti. Hele onun «Her sevgili sevgilisiyle basbasadir.» deyisindeki özleyis de ulu bir kalbin ürperdigini hissetmemek mümkün mü? Bu ürperen kalp, bu çesit vuslatlarin tadina bigâne demekti.. Belki bu vuslat kadehlerini kana kana içmisdi. Gerçi o vuslat âlemlerine veda etmisti, fakat muhakkak ki, halâ kaygili idi. Ve halâ dünya ile âhiret arasinda yalpaliyordu. Halâ yeni sevgilisine kavusamamisdi. Ve ona kavusmak için uzun ve yipratici yollardan geçecekti. Nihayet Hz. Râbia da: «Iste, ben de senin huzurundayim!» diyor. O da tipki gecenin sessizligine gömülen ve bas basa kalan iki sevgili gibi Kibriya'nin huzurunda idi. Onun vuslatini özlüyor ve kendini ona vermek diliyordu. Onun huzurunda onun iltifatini, bir isaretini bekliyordu. Yildizlar isildiyor ve rakiplerin hepsi uyumus bulunuyordu. Bu vuslat bezminde onu yalniz birakmak sevgilinin sanina yarasir miydi?

«Iste ben de senin huzurundayim» diyor, esigin de duruyor ve onun bir «gel» demesini bekliyordu. Dem vuslat demi idi ve onu yalniz birakmak onu hicran ile bekletmek onun elinde idi.

Hz. Râbia (K.S), bu birkaç kelimeye ne mânalar, ne manzaralar, ne istekler ve ne ihtiraslar yüklemisti!

Hz, Râbia'nin «ilâhi aski» hissetmege basladigi asikârdi. Fakat onun bu hissine daha baska hisler de karisiyordu. Bu hislerin belki de en kuvvetlisi, kendini bu yeni sevgiliye baglamis olmasi idi. Artik bütün ümidi onda idi ve bütün istegi ona kavusmakti, îki ruh bir birine kaynasacak ve bu kaynayis ile vuslat gerçeklesmis olacakti.

Bütün bunlar «olacakti» fakat henüz olmamisti. Bütün bunlarin olmasi için ask yolunda onun gibi.dolasan, ilâhî aski bütün kemâliyle yasayan dostu Hayyûne ile bir gün bulusacak ve bu kadin onu bu mânalara âsinâ edecekti.

Ebul kaasim el Hasen bin Habib en-Nisâbûri'nin (*) anlatisina göre Hz. Râbia bir gün Hayyûneyi ziyaret etmis ve ziyaret söyle geçmisti:

«Vakta ki, gecenin yarisi geçti. Hz. Râbia uykuya dalar gibi olmustu. Hayyûne onu dürterek uyandirdi. Ve kalk dedi «erenlerin dügünü basliyor. Gecenin gelinlerini teheccüd nûruyle süsleyen geliyor!»

Bu sözler hakikaten çok mühimdir. Çünkü islâm âleminde mutasavvife kadinlarin ikinci hicret asrindan beri (yani 8. asirdan beri) Mevlâ'ya varmak ve onunla bir olmak fikrini tasidiklarini gösteriyor. Bu fikir ise, Hristiyanlik âleminde 16. asirda yasayan Tereza sebelladan basliyarak yani Müslüman mutasavviflardan 8 asir sonra hüküm sürmege baslamis ve Hristiyan tasavvufunda çok mühim rol oynamisti. Acaba bu Hristiyan mutasavviflari Islâm mutasavvif kadinlarin tesiri altindamiydilar? Bunun hakkinda birsey söylemek elimizde degildir. Fakat mes'elenin tetkike deger bir mahiyet arzettigî asikârdir.
Biz de simdilik bu metni bir tarafa birakarak tahliline devam ettigimiz ilk metin üzerinde duruyoruz.

Hz. Râbia (K.S.), sabaha kadar ibâdet ettikten sonra Cenab-i Hakka soruyor:

«— Acaba bu ihya ettigi geceyi kabul etti mi? Etse mes'ud olacak. Yoksa geri mi çevirdi? Çevirdi ise matem tutacak. Fakat onun karari son derece kesindir. Allah (C.C.) kabul etse de etmese de onun kapisindan ayrilmayacak, israr edecek, onun için sonsuz bir samimiyetle söyle diyor:

— izzetin hakki için beni kapindan kovsan da zikrini yapacagim. Ve kalbime senin muhabbetinden baska bir muhabbet girmiyecek
Bu sözler onun tevazûundaki samimiyeti de belirtiyordu. Onun Allah (C.C.) katindaki tevazuu hudutsuzdur. Çünkü kovulsa da güven devam edecek ve kalbine baska bir sevgi girmeyecektir. Hallaç ise, böyle degil dir. Hattâ iddialidir. Çünkü bakiniz ne diyor:'«- Ey ehl-i Islâm! Kosun da bana yardim edin. Çünkü Allah (C.C.) ne beni ne de nefsimi birakiyor, onunla yoldas olayim, ne de nefsi alarak beni rahat birakiyor. Onun bu türlü nazina tahammül edemiyorum.»

Bu türlü serzeniste, Hz. Râbia'nin ruhuna uymayan bir iddia ve bir meydan okuma vardir. Çünkü Hallac-i Mansur'un sözündeki naz, Allah (C.C.) tarafindan degil, Hallaç tarafindan Allah'a (C.C.) karsi vuk'u buluyor. Hz. Râbia'nin hayatinda ise naz eden taraf nazenindir. Onun için Hz. Râbia yalvariyor. Derin bir saygi ve husu içinde niyaz ediyor ve ondan yardim bekliyor, iltifat umuyor.

Kul ile Allah (C.C.) arasindaki münâsebetlerde en yüksek derece de budur ve hakiki sevgi mertebesidir. Çünkü bu mertebedeki insan Allah'dan bir karsilik beklemez. Karsilik beklemis olsa idi durum degisir bu hal estetik bir mahiyet alir ve ölümden farksiz bir manzara arzederdi.

Hakikî ask, iki taraftan birine aci duyuran ve buna mukabil hiçbir seyi vermeyen asktir. Yoksa arada bir mübadele olur, askin mânasi da ortadan kalkar.

Hz. Râbia da bu mânayi açiklamakta, hattâ te'kîd etmekte ve bu te'kîd ile iki hakikati ifâde etmektedir. Birincisi ask baglanisindaki mutlak ve hiçbir sey beklemeyen hiç karsilik istemeyen nezahet. ikincisi hakiki askin hiçbir mübadeleyi kabul etmedigini anlatan feragat. Sanki Hz. Râbia:

« Kovulsam da kapidan ayrilmam ve kalbime senin askindan baska bir ask giremez»
demekle Gövte'nin Vilhelm Mayisterde kahramana söylettigi su sözü söylemek istiyor:

« Ben seni seviyorsam bundan sana ne?»

Hz. Râbia'nin sözündeki bu mânayi daha fazla açiklamak ve belirtmek için diger bir mühim mutasavvifin sözlerini nakletmek isteriz. Bu söz Hz. Râbia'nin sözüne benzemiyorsa da aradaki fark çok büyüktür. Söz Ebû Süleyman Dârânî'ye aittir. Kuseyri bu sözü su sekilde naklediyor. Ahmed Ibn-i Ebi'l Cevârî diyor ki:

" Ebû Süleyman Dârânî'nin yanma girdim. Agliyordu, sordum:

Seni aglatan ne?
Dedi ki:

Niçin aglamiyayim? Vakta ki, aksam olur ve bütün gözler uykuya dalarak her sevgili sevgilisiyle basbasa kalir. Muhabbet erbabi bacaklarina yaslanarak göz yaslari dökmege baslar ve mihraplar gözyasiyla islanir. O zaman bunlara Allah (C.C.) nazar kilarak:
Ey Cebrail!. der. Benim sözümden zevk alan ve beni anmakdan huzur duyanlara ne mutlu! Ben halvetlerinde onlara bakiyor, iniltilerini isitiyor ve agladiklarini görüyorum. Niçin onlara söyle demiyorsun?
Nedir bu aglamalar? Hiç bir sevgilinin sevgilisine aci tattirdigini gördünüz mü? Ortalik kararinca bütün varliklariyla bana dönenlere ben nasil eza ederim?.. Kendi adima yemin ederim ki, kiyamet günü bunlar bana geldikleri zaman yüzümü onlara açacagim ki bana baksinlar ben de onlara bakayim. (25) "
Görülüyor ki Dârânî mutasavviflarin Allah (C.C.) tarafindan alinmis vahy olarak tanidiklari kudsî hadislere bas vurarak Allah (C.C ) ile aralarindaki sevgi mübadelesini anlatmak istemis ve böylece Hz. Râbia'nin ilâhî aska vermis oldugu saf ve ulvî mânâ bakimindan bir gerileme kaydetmistir.

Bundan baska Hz. Râbia'nin sözlerindeki canlilik, kaygi, izdirab, istek ve hâhes (rica, istek) hakikaten âsik olan kimsenin halini bütün açikligi ile ifâde etmektedir. Halbuki ask Hz. Râbia'nin ruhunda henüz yerlesmemisti. Yerlesmedigi halde içini kaplayan mânâlara suret vermisdi. Daha ileride bu mânalar daha çok incelenecek ve daha bir çok derinliklerin sirlarini ifsa edecektir.
-------------------------------------------------------------------------------------------
(*)Hureyfis: Erravzul faik S:117
(*)Ukalaul Mecanin S: 128 Sam 1934
(25) Risale-i Kuseyri Sh: 15- Kahire 1330

Ibadet ve Münacat
Hz. Râbia (K.S.) tevbe etmis ve ruhî hayatinda yeni bir safha açilmisti. Muzdarip ve kaygili idi. Istigfar ediyor ve yeni sevgilisine karsi istiyakinin siddetinden dolayi huzursuzluk içinde yasiyordu.

Onun bu safhaya geçtikten sonraki halini inceledigimiz ve onun bu safhadan da ileri gitmek için bas vurdugu çareleri aradigimiz takdirde elimize geçen sermaye öteye-beriye serpilmis bir takim nakilden ibarettir. Biz de bunlari siki bir tetkikten geçirerek hayatin bu safhasini aydinlatmaga çalisacagiz.

Onun bu sirada en çok bas vurdugu çare teheccüd (yani geceleri kilinan namaz) dü. Namaz kiliyor, dua ediyor, Kur'ân okuyor, ölümü hatirliyarak agliyor ve bunlardan ilham aliyordu.
Bütün kaynaklarin birlesdigi bir nokta, onun her geceyi ibâdetle geçirdigidir. lbnü'l Cevzî'nin (Sifetü's Safve» adli eserinde Hz. Râbia'ya hizmet eden ve çok kiymetli bir Allah (C.C.) kulu olan Ab-de bint-i Ebî Sûvalde son bulan bir rivayeti nakletmektedir. Abde diyor ki:
«Râbia bütün geceyi ibâdetle geçiriyordu. Gün dogdugu zaman namaz kildigi yerde kendinden yavasçacik geçer ve bu istirahat fecre kadar devam ederdi. Sonra yerinden korku içinde firlar ve söyle derdi:

« Ey can! Ne vakte dek uyuyacaksin? Ve ne zaman uyanacaksin? Nerdeyse öyle bir uykuya dalacaksin ki, ancak kalkma günü (Kiyamet günü) yerinden kalkacaksin.» (26)

Abde söyle devam ediyor:
«Onun ölünceye kadar adeti bu idi.»

Hz. Râbia'nin bu hâli devam ettirmege son derece istekli oldugu anlasiliyor. Çünkü bu hâlden uzaklastikça yahut bu hali durdurmak istegini hissettikçe, kendisini bu hâl üzre devam etmege tesvik eden ihtarlarla karsilasiyordu. «Mesârilu'l Ussak» onun bir aralik bir hastalik yüzünden geceyi kiyam (ayakda durma) ile ihya'dan kaldigini anlattiktan sonra bu sirada bir rüya gördügünü bildirir. Ve bu rüyayi onun agzindan söylece nakleder:

« Bir gece uyudugum sirada rü'yamda içi saraylarla dolu yesil bir bahçeye girdigimi gördüm. Bahçenin güzelligine hayran olarak dolastigim sirada yemyesil bir kusla karsilastim. Bir genç kiz onun pesinde idi ve sanki onu yakalamak istiyordu. Kiz o kadar güzeldi ki, güzelligi gözümü almis ve kusun güzelligine karsi duydugum, hayranligi, kendisine çekmisti. Konusmaga basladim:

Kusdan ne istiyorsunuz? Birakin onu! Çünkü ben ömrümde bu kadar güzel bir kus görmedim. Cevap verdi:

O halde ben size daha güzel bir sey göstereyim mi?

Evet, dedim. O da elimden tutarak bahçeyi dolastirdiktan sonra bir sarayin kapisi önünde durdu ve kapisini açmak istedi. Kapi açilmis ve içerden disariya bir samdanin isiklan saçilmisdi. Samdanin isigi önümü ve ardimi aydinlatiyordu. Kiz bana da:

Gir, dedi.

Ben de girdim. Sarayin içi güzelligiyle gözlerimi kamasdirdi. Dünyada onun gibi bir yer görmemisdim. Sarayin içinde dolastigimiz sirada bahçeye açilan bir kapi ile karsilastik. Kiz buraya dogru kosmus ben de onu takib etmistim. Burada inci gibi yüzlü hizmetçiler gördük. Ellerinde buhurdanliklar tutuyordu. Kiz sordu:

Ne ariyorsunuz? Cevap verdiler:

Denize batan ve sehit olan birini ariyoruz! Kiz yine sordu:

Su yanimdaki kadini tütsülemez misiniz?
Cevap verdiler:

Onun nasibi vardi. Fakat terk etti.

Bunun üzerine kiz elini elimden çekti. Sonra bana sokuldu ve su sözleri söyledi:

Senin herkes uykuda iken namazin bir nurdu. Namaz yerine uykusuz ve ibadetle geçen ömrün, anlarsan bir ganimettir, vakitse dardir, fânidir ve pek çabuk geçer. Huri bu serzenisten sonra gâib olmus ve Hz. Râbia da uykudan uyanmis fecir vaktine kadar uyanik kalmisdi. Kendisi anlatiyor:

"Onu hatirladikça ve gözümün önüne getirdikçe aklim basimdan gidiyor ve kendimi inkâr edecek hale geliyordum. Hz. Râbia bunu anlattigi zaman da bayilmis ve yere düsmüsdü." (27)

Hz. Râbia bu sekilde hareket etmekle Kur'ân ve sünnet geregince Ashâb ve Tabiîn izince yürümüs oluyordu. Kur'ân'in geceyi kiyam ile geçirmege tesvik eden âyetleri pek çoktur. «Onlar ki secde ederler, kiyam ederek geceyi geçirirler.» (Furkân sûresi: 65) «Onlar ki, yanlarini yataklara yaslamaktan çekinir (Secde sûresi: 16) Bu yoldaki hadisler de pek çoktur. «Gece kiyama devam ediniz. Allah'i hosnud edeceksiniz. Sizden önceki yararli insanlar da bu sekilde hareket ederlerdi. Bu sayede günâhlardan sakinirsiniz. Suç islemekten kurtulursunuz ve seytanin pusularindan emin olursunuz, gögdenizi de illete ugramaktan kurtarirsiniz.» Ashâb ve Tabiin bu yolda ileri gitmislerdi. O kadar ki bunlardan kirkinin sabah namazini yatsinin abdestiyle kildiklari anlatilir. Saîd b. Müseyyeb, Fudayl b. tyad, Vü-heyd b. Verd, Ebû Süleyman Dârânî ve Imâm-i Â'-zam Ebu Hanife bunlardandi. Bunlarin hepsi de Hz. Râbia'nin çagdasi idiler. O halde geceleri kiyam ile ihya etmek âdeti tarik sahibi olan ve olmayanlar arasinda yaygin bir halde idi. Tasavvuf hakkinda yazi yazanlarin çogu bu mes'eleye dair uzun fasillar tahsis ederler. Avârifül Meârif sahibi Suhreverdî de bu bahs için eserinde dört bâb ayirmistir. (28)

Hz. Râbia (K.S.) geceleri yalniz basina yahud erkek veya kadin dostlariyla beraber ihya ederdi. Onun erkek dostlari arasinda Attar'in rivayetine göre Süfyan-i Sevrî bulunuyordu. Attar bunu anlatirken der ki: «Süfyan'i Sevrî anlatiyor:
Bir gece Hz. Râbia'nin yaninda idim. Fecir doguncaya kadar namaz kildi. Ben de öyle yaptim. Sabahleyin de söyle demisdi:

Bu gece ifâ ettigimiz namazlar sükür için, bu günde oruç tutalim. (29)
Attar buna benzer bir hâdisenin Hasan-i Basrî Hz.leri ile Hz. Râbia arasinda vuk'u buldugunu anlatir ve söyle der. «-rivayet olunduguna göre Hasan-i Basrî Hz.leri söyle demistir:
"Bir gün bir geceyi Râbia'nm yaninda geçirmisdim. Tarîkden ve Hakkin sirlarindan bahsediyorduk. Konusmamiz o derece hararetlenmisdi ki erkek oldugumu ve onun da kadin oldugunu unutmusduk. Sözümüzü bitirdikten sonra son derece fakir oldugumu hissettim. O ise ihlâsi sayesinde zengindi."

Bu rivayetin tarih bakimindan dogru olmasina imkân yoktur. Çünkü bu rivayet Hasan-i Basrî Hz. leri ile Hz. Râbia'yi birlestirmektedirr. Hz. Râbia (K.S.) bizce 135 senesinde (753 mülâdi) degil 180 (797 M) veya 185 (802 M) senesinde vefat etmistir. Halbuki onun Hasan-i Basrî Hz.leri ile bulustugunu ve konustugunu isbat etmek isteyenler onun 135 de vefat ettigi üzerinde israr ederler. Biz daha ileride delillerimizi irâd edecegiz. Simdilik burada Hz. Râbia'nin Hasan Hz. leri ile bulustuguna aid rivayetleri reddetmekle iktifa edecegiz. Ancak surasi muhakkak ki, bu iki büyük sahsi tebcil için bu rivayetlere bu sekil verilmisdir. Fakat bu rivayetlerde onun geceyi kendisi gibi mühim ve kiymetli sahsiyetlerle beraber ibâdetle geçirmis oldugunu kabul edebiliriz. Onun alâkalandigi diger bir zât bahis mevzuu ettigimiz Rabah'dir, kisi Basra'lidir ve ayni fikir mektebine mensubturlar. Massignon «Ikisi de Basra mektebine mensub bu iki zâhidle, zahidlik tasavvufa yer vermis ve i'tikadî bir takim ince mes'eleler ortaya çikrmsdir.» der. (30)
Rabah, Allah'in (C.C.) tecellisinden Allah (C.C.) ile kul arasinda kurulacak. «haliliyet»den bahsetmis, hattâ velinin nebiden üstün olduguna dair bir takim düsünceleri ileri sürmüstür. (31)

Ebû Nuaym, Hz. Râbia'nin (K.S.) dostlariyla olan alâkalarini ve bunlarin ona güvendiklerini, güçlükle karsilasdiklari zaman ona bas vurduklarini belirten menkibeyi Rabâh'in dilinden su sekilde anlatir:

Rabah anlatiyor: Sâd ogullarindan Abrad bin Dirâr ile konusuyorduk. Bana söyle bir sual sormusdu:

Günler ve gecelerin uzun gelmiyor mu? Maksadini anlayamadigim için ben de sordum:

Niçin? Anlatti:

Allah'a kavusmak için duydugun özleyis yüzünden. «Rebah bu sual karsisinda sasirmis olacak ki susmus ve hemen kalkip Hz. Râbia`ya gitmis, durumu ona anlatmis.

Abrad bana öyle bir sual sordu ki, hiçbir cevap veremedim.
Hz. Rabia sordu:

Neydi onun sordugu sey? Rebah anlatti:

Bana dedi ki:

Allah'a kavusmak istiyaki yüzünden günler ve geceler sana uzun gelmiyor mu?

Hz. Râbia tekrar sordu:

Sen ne dedin? Rebah cevap verdi:

Evet, diyemedim. Çünkü yalan söylemekten korktum. Hayir da diyemedim. Çünkü ruhumu alçaltmis olurdum.

Rebah anlatiyor:

«Râbia'nin abasi içindeki gömleginin yirtildigini isitmisdim. Kendisi de su cevabi verdi:
Bense evet, derim.» (32)

Rebah ile Hz. Râbia'nin diger bir hikâyesini Ebû Nuaym anlatir ve hikâyeyi Ebû Bekir Es-Ser-râc da nakleder:

Ebû Ma'mer Abdullah bin Amr der ki:

«Râbia ile Rebah'i gördüm. Rebâh ailesine mensûb bir çocugu öpüyor ve kucakliyordu.
Râbia ona sordu:

Bu çocugu seviyor musun? Rebah da:

Evet, dedi. Hz. Râbia anlatti:

Bense senin kalbinde Allah'dan baskasina yer kalmadigim saniyordum.

Rebah bayilmis ve bîhus olarak yere düsmüsdü. Kendisine geldigi zaman alnindan damlayan teri silmis ve söyle demisdi.

Çocuklara karsi sevgiyi Cenab-i Hak (C.C.) kullarinin kalbine koymustur"
Süfyan-i Sevrî'ye demin isaret etmisdik. Süfyan hicretin 95 (713-714) yilinda Küfe de dogmus 778 de vefat etmisdi. Yâ'ni Hz. Râbia'nin çagdasi idi. Âlim, fazil bir zâtti. Hürriyet üzerine bir merci idi. Kendisi Hz. Râbia'nin en sIki-fiki dostlari arasinda idi ve onu sIk sIk ziyaret ederdi. Biz de muhtelif vesilelerle ondan bahsedecegiz.

Hz. Râbia'yi ziyaret ederek bir takim müskillerini ondan soranlar arasinda Salih Ibn-i Abdülaziz ile mutasavvif-i siadan olan Kilab Ibn-i Hârî bulunuyordu. (33) Hasan-i Basri Hz. lerinin tilmizlerinden Malik bin Dinar da bunlardandi. Malik b. Dinar hicretin 128 yilinda vefat etmis oldugu için Hz. Râbia ile gençliginde tanismis olacaktir. (34)

--------------------------------------------------------------------------------------
(26)Iznûl Çevri: A.g.e C: 4-Sh: 58 Zahiriye ktb. yazma Ibn-i Hallikan da bundan bahseder. C : l -Sh : 236 Iznûl Tearri de bahseder. C: l-Sh: 930
(27) Ebu Künha Ca'fer bin Ahmed b. Hüseyin Es Serrac Sh: 121
(28) 45. bâbdan 48. baba kadar. Sh: 250 den 362 e kadar. Kahire 1358 (1939)
(29) Feriddüddin Atlar: T. Evliya. A.g.e.
(30) Massignon: Textes Indites
(31) Massignon: Lepigve Techiuge
(32) Hil yetül Ebrâr: Leyden yazmasi l varak 27 B.
(33) Hüreyfis Sh:214
(34) Ibn-i Tegarrî Birdi: En Nücümu'z-Zahire S: 406

Zikir ve Ölüm
Hz. Râbia'nin (K.S.) gece kiyamina, bilhassa zahidligi ileri götürdügü zaman tâb (tahammül) ve tüvani (kuvvet) yetismedigi anlasilir. Gövdesinin zayiflamasi ve gücünün yetmemesi yüzünden sabahlara kadar ibâdet edemedigi göze çarpiyor.

Gerçi onun geceyi teheccüdle, Kur'ân okumakla, zikretmekle geçirdigi anlasilmakda ise de bu zikrin nasil yapildigi hakkinda tafsilât verilmemektedir. Çünkü sofilerin bilinen manasiyla semai henüz tanzim edilmemis bulunuyordu. Belki ilk sema halkasi 253 de (868 M) vefat eden seriyyüs-Sekati tarafindan Bagdat da vücuda getirilmisdi. Onun asil adi da Ali Tenûhî'dir. Zikir meclisleri ise kurulmus bulunmaktaydi. Hasan-i Basri Hz.lerinin meclisi Basra camiindeydi. Isa bin Zâbân da hicretin 120. yili raddelerinde Ubülde bir zikir meclisi kurmusdu. Zikir bu meclislerde inkisaf etmis ve yalniz Allah'in (C.C.) adini anmakla kalmamisdi. Çünkü bu siralarda bir takim tekke ve zaviyelerin insasina da baslanmis ve ihtimâl ki, dergâh hicretin 150. yilinda Abbadanda, Hz. Râbia'nin dostu Abdülvahid bin Zeyd'in tilmizleri (talebe) tarafindan açilmisti. Bu dergâh büyük bir söhret kazanmis ve orada namaz kilmanin dahi ayri bir fazilet ve imtiyazi bulundugu iddia edilmisdi. Anlasilan zencilerin hicretin 260. yilinda koparmis olduklari isyan sirasinda bu dergâh da yikilmisdi. (38)
Herhalde zikir kaideleri bu dargâhda bir sekil almis ve Hz. Râbia da burada olup biten islerden haberdar olmusdur. Cünkü bir taraftan burayi kuranlarin ishanlari (seyhleri) olan Abd&uu






Bilx.net
Get  our toolbar!

Kabeden Canlı Yayın


Broadcast live streaming video on Ustream