Gıybet Hastalığı 2.Bölüm

>
English (US) Deutsch Français Русский 中文(简体) Português Italiano 日本語 한국어 Español
LA TAHZEN İNNALLAHE MEANA

» Gıybet Hastalığı 2.Bölüm



Her zaman İslam düşmanlarının saldırılarına maruz kalan müslümanlarm kardeşlik ve dayanışma bağlarını güçlü tutmaları ve ihtilafa düşmemeleri gerekir. Çünkü fertler arasındaki bir kırgınlık mücadeleyi olumsuz yönde etkile­yecektir. Onun için İslam dini, kardeşlik bağlarını zayıflatan her şeyi yasaklayıp, müslümanlarm birbirleri hakkında dai­ma hayır ve iyilik düşünmesini tavsiye etmiştir. Oysa zan, kesin bir delile dayanmadığından, hissedilen duygular ve akla gelen düşünceler olduğundan kardeşlik müessesesini temelden sarsmaktadır.        .

Bazen şeytan, insana vesvese vererek kalpte kötü zan oluşturur ve-insana: "Senin bu zannın müminin ferasetin-dendir, zira .mümin Allah'ın nuruyla bakar." dedirtir. Hâl­buki kalpte oluşan bu düşünceler şeytanın vesvesesinden başka bir şey değildir. Bu vesveselerden kurtulmak için kalpte oluşan zan hakkında düşünmemek ve araştırma yapmamak gerekir.                                 

Nitekim Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmuştur:

" Üç şey müminde bulunur. Fakat bunlardan kurtuluş ça­resi vardır. Bunlardan biri su-i zandır. Su-i zandan kurtulma­nın yolu, üzerine düşmemek ve araştırma yapmamaktır."[39]

Ne zaman, bir müslüman hakkında kalbinde bir zan olu­şursa, hemen onun hakkında hüsn ü zan besle ve onun için hayır duası et. Böylece şeytanı kızdırmış ve kendinden uzaklaştırmış olursun.

Nitekim Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Mü'mine hayır zanda bulunun."

Su-i zannın kötü meyvelerinden birisi de tecessüs et­mektir. Gıybet, su-i zan ve tecessüs aynı ayette yasaklan­mışlardır. Tecessüs, insanların gizli hallerini araştırmak, sır­larını ortaya çıkarmaya çalışmaktır. Bir rivayete göre; Ab-durrahman b. Avf (r.a) şöyle buyuruyor:

" Bir gece Hz. Ömer (r.a) ile beraber Medine sokakların­da dolaşırken birden ışığı yanan bir ev gözümüze ilişti. Işığı yanan o eve gittiğimiz zaman, baktık ki, kapısı kilitli olup içeriden bağrışma sesleri gelmektedir. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) elimden tutup bana dedi ki:

" Bu evin kime ait olduğunu biliyor musun?" Ben de:

" Hayır bilmiyorum" dedim. Hz. Ömer(r.a):

" Bu ev Rabia b. Ümeyye b. Halefin evidir. Onlar şu an­da içki içiyorlar. İçeri girelim mi ne diyorsun?"

Ben dedim ki:

-Ya Emir el mü'minin! Benim görüşüm şudur: Allah'ın bi­ze yasak ettiği bir fiili şimdi yapmak istiyoruz. Çünkü Allah u Teala, Hucurat suresi 12. ayetinde:" Sakın tecessüs etme­yiniz" buyurmaktadır.

Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a), geriye döndü ve onları ol­duğu gibi bırakıp gitti.

Hz. Ömer (r.a)'ın, bu davranışı insanların ayıplarının ör­tülmesinin farz olduğuna ve başkasının gizli taraflarının araştırılmamasına delalet eder.

Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmuştur:

" Ey dilleri ile iman edip, imanı gönüllerine akmayan top­luluk, Müslümanları gıybet etmeyin, onların gizli hallerini araştırmayın. Çünkü müslümanların gizli hallerini araştıran kimsenin kusurlarını da Alİah u Teala araştırır. Allah u Teala kimin kusurlarını araştırırsa- evinin ortasında da olsa- onu açığa çıkarıp rezil eder."[40]

Adamın biri Abdullah b. Mesud(r.a)'e:

" Şu Velid b. Ukbe'ye baksana, sakalından hala şarap damlaları akıyor." dedi. İbn-i Mesud(r.a):

“ Biz araştırmaktan nehyolunduk, görürsek ona göre muamele yaparız." dedi.

Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur:

" Sakın tecessüs etmeyiniz"[41]

Yani, kardeşinizin gizli yanım araştırmayınız.

 
4- BÖLÜM

 
Gıybet Edenin Dünyadaki Durumu

 

Bir rivayete göre; Asr-ı saadette kötü bir koku duyulu­yordu. O koku çıkınca, Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyururdu:

" Bazı münafıklar, bazı müslümanların gıybetini etti; çı-kan bu koku ondandır."[42]

Bazı âlimlere sordular:

" Gıybetin kötü kokusu, Resul-i Ekrem(s.a.v)'in zamanın­da belli olurdu; şimdi belli olmuyor. Bunun hikmeti nedir?"

Alimlerden şu cevabı aldılar:

"Bu zamanda gıybet çoğaldı. Onunla burunlar doldu. Bu yüzden gıybetin çirkin kokusu artık hissedilmiyor."

Mesela: Bir adam mezbahaya gider; orada kötü kokudan hiç duramaz. Fakat orada çalışanlar yerler, içerler ve orada otururlar. Orada hiç bir koku almazlar. Çünkü burunları o kokuya alışmıştır. Burunlarımız da gıybetin kokusu ile dol­duğundan gıybetin kokusunu hissedemiyoruz.

Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Herhangi bir müslüman diğer bir müslümanı şerefinin düşeceği ve küçük düşürüleceği yerde rezil etmeye çalışırsa, yükselmek istediği ve yardıma muhtaç olduğu yerde Allah Teala onu rezil ve perişan eder. Herhangi bir müslüman di­ğer müslümanın şerefine eksiklik gelecek ve hürmetsizliğine vesile olacak yerlerde şerefini korur ve ona yardım ederse, kendisinin yardıma muhtaç olduğu yerde Allah u Teala da ona yardım eder."[43]

Bir rivayete göre, Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurdu: "Bir müslümanın gıybetini yapan kişinin orucu batıl olur, abdesti bozulur ve kıyamet günü ağzından leş kokusundan daha iğrenç bir koku olduğu halde çıkagelir. Orada bulunan­lar kendisinden eziyet çeker ve eğer bu durumdan tevbe et­meden ölürse, Allah'ın haram kıldığı bir şeyi helal saymış olarak ölür."[44]

Öyle sözve ameller vardır ki, bunlar sahibinin kalbinde iman olduğunu gösterir. İşte gıybet de bu sözlerden biridir. Allah'ın kendisini her yaptığından hesaba çekeceğine ina­nan kişinin mutlaka yaptıklarına ve söylediklerine dikkat edip, çirkin bir amelden kaçınmaması mümkün müdür? Eğer sonuçlarını ve büyüklüğünü bilerek gıybet etmeye yö-nelmişsek, bilelim ki gerçek anlamda iman henüz kalbimiz­de yer etmiş değildir. Eğer imana sahip olursak mutlaka amellerde kendini gösterir; İnsanların gıybetini etmekten kaçınırız.

Ayrıca hepimizin insanlardan gizli kalan birçok kusuru vardır. Allah'ın gizleyip örttüğü küçük ve büyük hatta ağza alınmayacak kadar iğrenç kusurlarımızın ortaya çıkmasını istemiyorsak, başkasının kusurlarını araştırmayalım ki, Al­lah u Teala örtüsünü üzerimizden kaldırıp bizi rezil rüsva etmesin.

Bir kişiyi işlediği günahından dolayı kınayıp, ayıplayanın o günahı   dünyada   işleyeceğine   dair    ResululIah(s.a.v)'den şu rivayet gelmiştir:

" Bir kimse kardeşini bir kusuru ile ayıplarsa, o kusuru iş-lemeden, o kimse ölmez."[45]

Bu rivayet, insanın tüylerini diken diken etmektedir. Onun için hiçbir zaman kimseyi işlediği bir günahından do­layı sakın ola ki, ayıplayıp kınamayalım. İster küçük ister büyük günah olsun... Çünkü kişi ayıpladığı günahı kesin­likle işler. Fakat kiminin işlediği günah gizli kalır, kiminin de aşikâr olur.

Peygamber (s.a.v), buyuruyor ki:

" Küfrün ilk aşaması kişinin kardeşinden bir şey duyup da o sözü başkalarına söyleyerek kardeşini küçük düşürmeye çalışmasıdır. Böyle kimseler için hiçbir nasip ve hisse yoktur."[46]

Bu rivayetler, gıybetçinin dünyadaki durumunu haber vermektedir. Gıybetçi bu durumuyla rezil rüsva sayılmak­tadır.

 
Gıybet Edenin Kabirdeki Durumu

 

Bir. rivayete göre, Resul-i Ekrem(s.a.v) bir mezarlığa geldi, iki yeni mezarın başında durdu ve:

"Filan erkekle, filan kadını defnettiniz mi? buyurdu. Ashab:

"Evet, defnettik" deyince Resul-i Ekrem(s.a.v):

"İşte şimdi onlardan birini oturtup dövüyorlar. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, öyle döv­düler ki, parçalanmamış hiçbir organı kalmamıştır. Mezarı ateş alevleri içinde yanmaktadır. Öyle çığlıklar atmaktadır ki, feryadını insanlar ve cinlerden başka her canlı duymakta­dır. Eğer dünyalık kalplerinizi kaplamasaydı, benîm duydu­ğumu siz de duyardınız." buyurdu. Sonra:

"Şimdi de öbürünü dövüyorlar. Nefsimi kudret elinde bu­lunduran Allah'a yemin ederim ki, öyle dövdüler ki, bunun da yediği dayaktan kırılmamış bir parçası kalmamıştır. Meza­rı ateş alevleri içinde kalmış, feryadını insanlarla cinlerden başka her canlı duymaktadır. Eğer dünyalık kalplerinizi kap­lamamış olsaydı, siz de benim duyduğumu duyardınız." bu­yurdu.

Ashab sordu:

"Bunların günahı ne idi, ya Resulullah?

Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurdu:

"Biri idrardan sakınmazdı, diğeri de insanları çekiştirir, (gıybet etmek suretiyle) etlerini yerdi."

Ashab, Resul-i Ekrem(s.a.v)'e sordu:

"Bunlar ne zamana kadar azab görecekler?"

Resul-i Ekrem(s.a.v) cevaben şöyle buyurdu:

"Onu Allah'tan başka kimse bilmez/'[47]

Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Miraca çıkarıldığımda bir topluluğun yanından geçtim. Bunlar bakırdan olan tırnakları ile yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı."

"Ey Cibril, bunlar kimlerdir? diye sordum. Cebrail:

"Bunlar (gıybet etmek suretiyle ) insanların etini yiyenler, onların şeref ve namuslarına dil uzatanlardır." buyurdu.

Yine Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Miraç gecesi göğüslerinden asılmış bir takım erkekler ve kadınlar gördüm. Bunun üzerine Cebrail Aleyhisselam'a sor­dum:

"Bunlar kimlerdir, ey Cibril? Cebrail aleyhisselam:

"Bunlar, dilleri ile çekiştirip yüzünden de alay edenlerdir; Bu, "Dili ile çekiştirip yüzünden de alay eden kimsenin vay haline" ayetinin tecellisidir."[48]   dedi.

Katade, çoğunlukla kabir azabı; gıybet, nemime ve idrar­dan korunmamak üzere üç şeydendir, der.

 
Gıybet Edenin Cehennemdeki Durumu

 

Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Dört sınıf insan vardır ki, çektikleri sıkıntı ve azab ile ce­hennem halkını da rahatsız ederler. Bunlar " Eyvah helak ol­duk, mahvolduk " diye bağıra bağıra Hamim ile Cahim arasın­da dolaşıp dururlar. Cehennem halkının bazısı diğer bazısına:

"Bunlara ne oluyor ki, bizim azabımız bize yetmiyormuş gi­bi bir de bunlar bizi rahatsız ediyorlar." derler. Bunlardan bi­risi, kendi etini yiyip durur... Etini yiyen için:

"Buna ne oluyor ki, bizim azabımız bize yetmiyormuş gibi bir de bu bize eziyet ediyor?" diye sorar. Diğeri:

"O, gıybet ile dünyada insanların etini yer ve onları çekiştirirdi."[49] diye cevap verir.

Gıybet edicinin kıyamet günü kendi etini yiyeceğine iliş­kin olarak Resul-i Ekrem(s.a.v)'den şu rivayet gelmiştir:

"Dünyada (gıybet etmek suretiyle ) din kardeşinin etini yi­yen kimseye kıyamet günü (kardeşi ölü olduğu halde eti) tak­dim edilir ve " Bunu diri olarak yediğin gibi ölü olarak da ye " denir. Adam da bu eti yer, yüzü buruşur, suratı ekşir ve ferya­dı figan eder."[50]

Yine şöyle rivayet edilmiştir:

" Resul-i Ekrem(s.a.v) Miraca çıkarıldığı gece cehenneme baktı ve orada leş yiyen birtakım insanlar gördü. Bunun üzeri­ne:

* Bunlar kimlerdir, Ey Cebrail? diye sordu. Cebrail(a.s):

* Bunlar dünyada (gıybet etmek suretiyle) insanların etleri­ni yiyenlerdir."[51]  dedi.

Hz. Hüseyin'in oğlu Ali (r.a), başkasının gıybetini yapan bi­rini görünce ona:

" Gıybet etme! Zira gıybet, insan köpeklerinin yiyecekleri­dir" dedi.

Ahiret âleminde herkesin suretinin işlediği amellere göre şekillenebileceğinden gafiliz. Gıybet eden kişi, cehennemde hem başkasının etini yiyebilir hem kendi etini yiyebilir, hem leş yiyen bir köpek suretinde olabilir ve hem de cehennem köpeklerinin yediği bir leşe dönüşebilir. Belki de gıybet işle­diği amellere bağlı olarak pek çok surete sahip olabilir. Bu gü­nahın uhrevi ve melekuti sureti oldukça korkunç ve çirkin bir surettir ve bedeni azabın dışında ayrıca kişiyi peygamberler, melekler ve insanların huzurunda rezil de etmektedir. O hal­de gıybetçi kişi hem dünyada hem de kabirde rezil rüsvadır ve cehennemde de bu rezil rüsvalığı devam edecektir.

Nitekim bir rivayette, Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyur­muştur:

''İnsanların kusurlarını yüzlerinde ve gıyablarında söyle­yenler, koğuculuk yapanlar ve kusursuz olanlara kusur arayan­ları Allah u Teala kıyamet gününde köpek suretinde haşrede-cektir."[52]

 
5- BÖLÜM

 
Gıybete Teşvik Edici Sebepler

 

İnsanı gıybet etmeye teşvik eden sebepler çoktur. Bunlardan bazıları şunlardır:                     

 
Birinci Sebep:

 

Bir kimse kendisini kızdırıp öfkelendiren kişinin kötü­lüklerini söyleyerek öfkesini dindirmeye çalışır. Bazen söy­ledikleri onu tatmin etmeyince içinde bir kin oluşur ve de­vamlı olarak karşıdakinin kötülüklerini söyler ve onu çekiş­tirir. Kin ve öfke insanı gıybete sürükleyen büyük sebepler­dendir.

 
İkinci Sebep:

 

Bir kimse yanında başkasını çekiştirenlere katılmak su­retiyle gıybete başlar. Onların yerdiklerini o da yerer. Onla­rın öfkelendiği kişiye o da Öfkelenir. Böylece onların söyle­diklerini tasvip ettiğini ima eder ve onlarla beraber olduğu­nu göstermeye çalışır. Bazen de onlar gibi bir başkasını gıybet etmeye başlar ve helak olur.

Halil b. Rebii şöyle anlattı:" Ben, bir gün mescitte oturu­yordum. Yanımdakiler, bir adamı çekiştirmeye başladılar. Onları böyle yapmaktan alıkoymak istedim. Durdular; az sonra bir başkasını çekiştirmeye başladılar. Haliyle çekişti­rilen adamı ben de çekiştirmeye başladım. O gece, bir rüya gördüm. Bana uzun boylu, siyah bir adam geldi. Elinde bir tepsi vardı. İçinde de, bir parça domuz eti bulunuyordu." "Bunu ye!" dedi. Ben de şöyle dedim: "Ben mi domuz eti yiyeceğim? Vallahi yemem." Bunun üzerine beni şiddetle sarstı ve şöyle dedi: "Yiyeceksin, çünkü sen bundan daha fenasını yedin." Bir yandan da, o domuz etini ağzıma tıkmaya çalışıyor­du. Bu arada uyandım. Vallahi otuz kırk gün kadar aradan zaman geçti. Her yemek yiyişimde, o domuz etinin kokusu­nu ağzımda duyuyordum."

 
Üçüncü Sebep:

 

Bir başkasının kendisini küçük düşürecek sözler söyle­yeceğini veya bir başkasının huzurunda, aleyhinde şaha­dette bulunarak kendisini kötüleyeceğini sezdiği için ondan önce davranarak, onun kötülüklerini saymak suretiyle onu yerer ve onu çekiştirerek küçük düşürmeye çalışır ki böyle­ce aleyhinde söylenecek sözlere itibar edilmesin.

 
Dördüncü Sebep:

 

Kendisine nispet edilen şeyden kendisini arındırmak için başkasının da kendisiyle o kötü fiile ortak olduğunu zikrediyor ta ki işlediği kötülük hususunda nefsini mazur göstersin. Kendini temize çıkarmak için başkasının gıybeti­ni yapıyor.

 
Beşinci Sebep:

 

Başkasını tenkit etmek suretiyle kendi nefsini yükselt­mektir. Mesela, " Filan adam cahildir veya akılsızdır" diye­rek kendisinin ondan daha âlim veya daha akıllı olduğunu vurgulamak ister. Böylece adamın gıybetim yaparak nefsini yüceltir.

 
Altıncı Sebep:

 

Hasedinden dolayı gıybet eder.' Yani insanlar tarafından övülen, sevilen ve ikram edilen bir kimseye gösterilen ilgi­yi hazmedemediği için, o kişinin geçmişteki ayıplarını söy­leyerek onu kötülemeye çalışır, ta ki o kişi insanların gözün­den düşsün, ona ikram etmekten, onu övmekten ve onu sevmekten vazgeçsinler. Çünkü insanların o kişiye değer vermelerini ve onu övmelerini görmek, ona çok ağır geliyor. Hased, gıybeti tahrik eden en önemli sebeplerdendir.

 
Yedinci Sebep:

 

Eğlenmek, şakalaşmak veya vakit geçirmek için gıybet edilir. Başkasının konuşmasını ve hareketlerini taklid ede­rek yanındakileri güldürmeye, eğlendirmeye çalışır. Böyle­ce başkasının kusurlarını zikrederek gıybet etmiş olur.

 
Sekizinci Sebep:,

 

Karşısındaki ipsanı tahkir etmek için, onu alaya alarak gıybet etmiş olur.

Gıybetin üç özel sebebi vardır ki, âlimler dahi burada hataya düşmektedirler. Çünkü bunlarda hayrın İçinde gizli bir şer vardır.

 
1- Sebep:

 

Bir kimsenin kusurunu şaşkınlık şeklinde ifade etmektir.

Mesela, " Filan adama şaşıyorum, o ahlaksız karısıyla nasıl geçiniyor?"diyerek şaşkınlığını ifade ederken adamın ku­surlarını dile getirmekte aynı zamanda ismini de zikret­mektedir. Bu kişi şaşkınlığında haklı olabilir. Fakat adamın ismini vermekle, gıybet etmiş olmaktadır.

 
2- Sebep:

 

Şefkat ve rahmettir. Bir kimsedeki kusuru, üzüldüğün­den dolayı ifade etmektir. Mesela, " Yazık, zavallı adamın bu yaptığına üzüldüm" veya " Filan adam çok güzel bir müslümandır. Başına gelen belalar beni çok üzdü." diyerek şefkat ve merhametinden dolayı üzüntüsünü dile getirir­ken, adamın kusurlarını açıklamakta ve ismini zikretmekte­dir. Bu kişinin üzülmesi, şefkat ve merhamet etmesi hayır­dır. Fakat samimi de olsa şeytan kendisini aldatır, adamın ismini verdirmek suretiyle sevabını iptal eder ve onu gıybe­te sürüklemiş olur.

 
3- Sebep:

 

Allah için öfkelenmektir. Kişi, başkasının yaptığı bir münkeri gördüğünde veya işittiğinde Allah için öfkelenir. Fakat başkasının yanında o kişinin ismini söyleyip, kötülü­ğünü açıkladığında gıybet etmiş olur (kişinin münkerde fıs-ka varması farklıdır. Çünkü fasıkm gıybeti olmaz). Oysa o kişiye emr-i bil ma'ruf ve nehy-i anil münkeri gizlice yap­ması ve o adamın ismini gizlemesi gerekirdi.

Nitekim bir rivayete göre; Resul-i Ekrem(s.a.v) zamanın­da bir grup insan otururken bir kişi yanlarından geçti ve on­lara selam verdi. Onlar onun selamım aldılar. O kişi onları geçtiği zaman, içlerinden birisi dedi ki:

"Ben Allah için bu adama buğzediyorum."

Orada oturan diğer şahıslar:

"Sen kötü konuştun. Allah'a yemin ederiz ki, biz gider senin söylediklerini ona söyleriz." dediler. Sonra içlerinden birisine:

"Ey filan adam! Kalk ona yetiş! Bu adamın söylediğini kendisine söyle" dediler.

Gönderdikleri adanı, o adama yetişti ve söylenen sözü adama nakletti. Bunun üzerine adam, Resulullah'a geldi ve kendisine söyleneni Resulullah'a bildirdi. Resul-i Ek-rem(s.a.v) kendisine:

"Aleyhinde konuşan adamı çağır!" diye emir verdi. O da gi­dip adamı çağırdı.Adam Resul-i Ekrem(s.a.v)'in huzuruna ge­lerek söylediğini itiraf etti. Resul-i Ekrem(s.a.v) adama sordu:

"Bu adama neden buğzediyorsun?" Adam:

"Ben onun komşusuyum ve onun durumunu biliyorum. Allah'a yemin ederim, şu farz namazdan başka onun hiçbir namaz kıldığını görmedim." dedi.

Gıybeti edilen adam Resulullah'a:

"Ey Allah'ın Resulü! Bu adamdan sor! Farz namazımı vaktinde kılmadığı mı veya güzel abdest almadığımı veya­hut namazdaki rüku ve secdeyi çirkin bir şekilde yaptığımı görmüş müdür? "dedi.

Bunun üzerine Resul-i Ekrem(s.a.v), adamdan sordu. Adam, "Hayır" cevabını verdikten sonra şöyle devam etti:

"Yemin ederim ki Ramazan ayından başka hiçbir ay oruç tuttuğunu görmedim."

Gıybeti edilen adam, Resulullah'a:

"Ey Allah'ın Resulü! Kendisinden sor! Ramazan ayında hiç oruç tutmadığımı görmüş müdür?"

Resul-i Ekrem(s.a.v) adamdan sordu. Adam "Hayır" ce­vabını verdikten sonra şöyle devam etti:

"Allah'a yemin ederim ki, Ramazan ayında hiçbir dilen­ciye veya fakire bir şey verdiğini görmedim. Zekat hariç malından bir şeyi Allah yolunda infak ettiğini görmedim. Gıybeti yapılan adam Resulullah'a:

"Ey Allah'ın Resulü! Kendisinden sor! Acaba zekatımı hiç eksik verdim mi veya zekatımı hiç geciktirdim mi?"

Resul-i Ekrem(s.a.v), adamdan sordu. Adam " Hayır" cevabını verdi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem(s.a.v), gıybet eden adama şöyle dedi:

"Kalk! (Buradan git). Umulur ki, o adam senden hayır­lıdır."[53]

Şaşmak, merhamet etmek ve öfkelenmek Allah için ol­duğu zaman, adamın adını açıklamakta sakınca olmadığını sanmak, büyük bir hatadır. Hâlbuki isim vermekle, bilme­yerek gıybet etmiş oluruz. Eğer sözlerimizle münkeri kaldı­rıp hayrı ikame etmeyi diliyor ve bunun çabasına giriyor­sak durum farklıdır.

 
Gıybetin Toplumsal  Zararları

 

Bu  büyük günah, iman ve ahlakı fesada uğratmakta, insanı dünya ve ahirette rezil ve rüsva etmekte, ferd ve ce­miyet hayatında büyük yaralar açmaktadır. Gıybet, müslü-manların birlik ve beraberliğine engel olmakta, sevgi, saygı ve kardeşlik bağlarım koparmakta, aralarına kin, öfke, düş­manlık, fitne ve fesad tohumları ekmektedir. Böylece Müslümanlar güçsüz duruma düşürülmekte ve küfrün de­vamı sağlanmaktadır.

Yeryüzünde üay-i kelimetullah'm hâkim olabilmesi için İslam davasının fertleri bir vücut olmalı ve her fert bu vü­cudun bir organı olmalıdır. Nasıl ki, bir vücudun organları birbirini tamamlıyorsa, İslami davanın fertleri de birbirleri­nin eksikliklerini tamamlamalı ve kusurlarını örtmelidirler. Nasıl ki, bir vücudun bir organı rahatsız olunca, bütün vü­cut rahatsız oluyorsa, ümmetin bir ferdinin üzüntüsü, sı­kıntısı ve acısı diğer fertler tarafından da paylaşılmalıdır.

Toplumun bireyleri, birbirlerinin eksik ve zayıf yönlerini araştırmaman, birbirlerinin özel ve mahrem yaşantılarını merak etmemeli, birbirlerinin sırlarını ifşa etmemeli ki, arala­rında kardeşlik ve dayanışma duyguları gelişsin. Bir davanın gücü ve başarısı, fertler arasındaki sevgi, saygı, kardeşlik ve dayanışma bağlarının sağlamlığına bağlıdır. Resul-i Ekrem(s.a.v) İslam'ın ilk dönemlerinde müslümanları birbirine kardeşlik bağıyla bağladı ve "Muhakkak ki müminler kardeş­tir."[54] ayetiyle de bütün dünya müslümanları birbirine kardeş kılındı. Mekke'deki müslümanlar Allah'ın emriyle Medine'ye hicret ettiklerinde, Resul-i Ekrem(s.a.v) her Mekkeli muhaciri, bir Medineli ensar ile kardeş yaptı. Bu Medine'li ensar, hiç görmediği, tanımadığı, güvenilirliğini bilmediği Mekkeli mu­hacir kardeşini bağrına bastı. Evini, yiyeceğini, giyeceğini, işi­ni ve arazisini muhacir kardeşiyle paylaştı. İşte muhacir ile ensar arasında oluşan bu kardeşlik bağı aynı Allah'a iman et­melerinden oluşmaktaydı. Onların düşünceleri, amaçlan bir­di: Allah'ın rızasını kazanmak... Medine'deki ilk İslam devle­ti işte bu kardeşlik ve dayanışma üzerine inşa edildi.

Müslümanlar birbirlerine iyilik, sevgi ve saygı göstermek, yardım etmek, kardeş ve destek olmakla sorumlu ve yüküm­lüdürler. Ve bu maksadın gerçekleşmesine yardıma olan her şey makbul olduğu gibi, gerçekleşmesine engel olan her şey de reddedilmiş ve günah sayılmıştır. Gıybet, toplumda kin, öfke, düşmanlık ve fesada yol açmaktadır. Kardeşlik, birlik ve dayanışma esaslarını yıkmakta ve Müslümanların gücünü za­yıflatmaktadır.

Her müslümanın kendi şahsını ve din kardeşini gıybetten koruması ve kardeşlik bağlarının güçlenmesi için ne gereki­yorsa yapması gerekir.

 
Gıybet İyilikleri Yok Eder

 

Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü adamın kitabı önüne serilir/' Adam:    

"Ey Rabbim işlediğim, şu ve şu hasenatım nerde, onlar amel defterimde yazılı değil?" der. Allah u Teala:

"İnsanları gıybet etmen sebebiyle onlar mahvoldu." bu­se yurur.[55]

Bir rivayete göre; Resul-i Ekrem(s.a.v), halkın bir gün oruç tutmalarını emretti ve:

"Ben kendisine izin vermeden sakın hiç biriniz iftar etme­sin." buyurdu. Resul-i Ekrem(s.a.v)ıin emri üzerine halk oruç tuttu. İftar vakti oruç tutanlar, Resul-i Ekrem(s.a.v)'e geliyor ve:

"Ya Resulullah, akşam oldu, iftar edeyim mi?" diye soru­yor.

Resul-i Ekrem(s.a.v)'de ona iftar için izin veriyordu. So­nunda adamın biri geldi ve dedi ki:

"Ya Resulullah, ailemizden iki genç kız oruç tuttular, iftar için sizden izin istemekten utanıyorlar, izin ver de oruçlarını açsınlar."

Resul-i Ekrem(s.a.v), adamın bu sözüne aldırış etmedi ve ondan yüz çevirdi. Adam üç defa aynı şekilde Resul-i Ek-rem(s.a




islami forum



Bilx.net
Get  our toolbar!

Kabeden Canlı Yayın