Gıybet Hastalığı 1.Bölüm

>
English (US) Deutsch Français Русский 中文(简体) Português Italiano 日本語 한국어 Español
LA TAHZEN İNNALLAHE MEANA

» Gıybet Hastalığı 1.Bölüm



GIYBET

Önsöz

Hamd âlemlerin rabbi olan Allah'a, salat ve selam Sevgili Peygamberimize, âline, ashabına, ve onlara tabi olanlara olsun.

Peygamberlerin hedeflerinden biri, belki de en önemlisi insanların nefislerini çirkin ahlaktan, kötülükten ve hayva­ni sıfatlardan temizleyip arındırmak, ahlâki fazilet ve de­ğerleri güçlendirmek, ruhen ve manen kemale ermelerini sağlamaktır. Nitekim Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmuş­tur" Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim."[1]

Müslümanlar olarak kendimizi bedenen ve fikren geliş­tirmekte, fakat ruhen ve ahlaken gelişim için ciddi bir çaba göstermemekteyiz. Bu nedenle ailemizle, anne-babamızla, akrabalarımızla, arkadaşlarımızla olan ilişkilerimizde ve ti­cari hayatımızdaki söz ve davranışlarımızda kırıcı ve inci­tici olabilmekte, bir müslümana yakışmayan sözler sarf edebilmekte ve kötü davranışlar sergileyebilmekteyiz. Bu-hari ve Müslim'in rivayetine göre Peygamberimiz şöyle bu­yurmuştur: "Ki m Allah'a ve ahiret gününe iman etmiş ise ya hayırlı söz söylesin veya sükût etsin/'

Bu tavsiyeye rağmen ne dünya ne de ahiretimize fayda­sı olmayan, fitne ve fesada yol açan, gıybet, iftira, koğucu­luk gibi zararlı konuşmalar yaparak kardeşimizi küçük düsürmekte, şerefine leke sürmekte, hasenatımızı yok etmek­te ve vaktimizi boşa harcamaktayız.

Allah'a yakınlaşmanın ve kemale ermenin en önemli adımı ruhsal alanda bir inkılâp gerçekleştirmek ve nefsi ter­biye etmektir. Zira Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmakta-dır:"İyi bilin ki, vücut içinde bir lokmacık et parçası vardır ki, o iyi olursa bütün vücut iyi olur, o bozuk olursa bütün vü­cut bozulur. İşte o et parçası kalbdir."[2] Onun içindir ki, Ha­san Basri, İmam Gazali, Abdulkadir-i Geylani gibi büyük âlimlerimiz, vaizlerimiz, mürşidlerimiz kalbi ve nefsi hasta­lıkları ıslah etmek amacıyla güzel ahlakı, nefis terbiyesini, ihlası, takvayı içeren ciltler dolusu kitaplar yazmışlardır. Asırlar boyunca vaizler ve mürşidler bu eserlerin irfan ok­yanusundan yararlanarak müslümanlara dersler vermişler; müslümanların kemale erebilmeleri ve ruhsal dünyalarında inkılaplar gerçekleştirebilmeleri için çaba sarfetmişlerdir.

Bir müslümanın nebevi yolda yürüyebilmesi, sabrı kuşa-nabilmesi ve dilini kontrol edebilmesi için nefis terbiyesi ile ilgili bu tür kitaplardan faydalanması gerekir. Bugün müs­lümanların bu tür eserlere büyük bir ihtiyacı vardır. Söz ve davranışlarımızla örnek olabilmemiz için ruhi arınmaya önem vermemiz gerekir. Ancak okuma kültürü gelişmemiş bir toplum olarak İhyau Ulumiddin gibi ^binlerce sayfalık eserleri okumaktan aciz olduğumuzdan nefsimizi terbiye edememekte ve bir müslümana yakışmayan gıybet, dediko­du, koğuculuk gibi tehlikeli hastalıklardan kurtulamamak-tayız. Toplumun her tabakasının sıkılmadan ve anlayarak okuması için gıybet, bühtan ve koğuculuk konuları gereksiz cümlelerden arındırılarak, akıcı ve sade bir dille yazılmış olup küçük bir kitapçık haline getirilmiştir.

Bu kitapçıkta neyin gıybet, bühtan ve nemime olduğu, bu kebair günahların dünya ve ahiretteki fesadı, toplumsal za­rarları, bu günahlara bulaşmamamız için neler yapmamız gerektiği veya eğer bulaşmışsak nasıl te*be edip geri dönebi­leceğimiz ve bunların sonuçları anlatılmaktadır.

Ruhi arınma ile ilgili bu konuları kaleme almamın sebe­bi iman ve ahlâkı fesada uğratan, müslümam dünya ve ahi-rette rezil rüsva eden, Müslümanlar arasında kin, öfke ve düşmanlığa yol. açan, sevgi, saygı ve kardeşlik bağlarını ko­pararak Müslümanları güçsüz duruma düşüren ve dinin te-r ellerini sarsan bu amansız hastalıkların tedavilerine yar­dımcı olmak, Müslümanlar arasındaki kardeşlik ve daya­nışmanın güçlenmesine katkıda bulunmaktır.

İrşad okyanusundan bir damla alıp kardeşlerimin içme­si ve hayırlara vesile olması dileğiyle...       

Batman/2004 Mehmet ENSARİ

 
Giriş
 
Dilin Afetleri

 

Dil, insana verilmiş büyük ilahi nimetlerden biridir. Çünkü insan, Allah'a yakınlaşmak için yaptığı zikrin bü­yük bir kısmını dil ile gerçekleştirmekte ve iletişimini dil vasıtasıyla sağlamaktadır. Allah u Teala her türlü ihtiyacı­nı gidermesi için insana konuşma gücü vermiştir. İnsan gereği kadar konuştuğu yani ya Allah'ı zikretmek, ya emr-i bil ma'ruf ve nehy-i anü münker yapmak, ya da za­ruri olan meramını anlatmak için konuştuğu takdirde bu büyük ilahi nimetten doğru bir şekilde faydalanmış olur. Ancak faydasız ve gereksiz şeyler konuşursa bu büyük ilahi nimete karşılık küfran-ı nimet etmiş olur. Çokça şa­kalaşmak, boş şeyler konuşmak ve beyhude sözlere kulak asmak kalbi öldürür.

Nitekim Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Al­lah'ın zikri dışında aşırı derecede fazla konuşmaktan sakını­nız. Zira çok konuşmak Allah'ın zikri dışında kalbin katılaş­masına sebep olur ve Allah'tan en uzak olan kimse ise kalbi katılaşmış olandır.”[3]

Sahabeden bazısı şöyle dedi:" Kalbinde kasvet, bedenin­de bir zayıflık, rızkında bir darlık görürsen, bil ki, üstüne düşmeyen, dünya ve ahiretine yaramayan şeylerden söz etmişsindir."

İnsan, gereğinden fazla konuşmamalı, faydasız ve lüzum­suz sözlerden, hatta çirkin ve Allah'ın zikri dışındaki sözler­den kaçınmalıdır. Zira Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmakta­dır:" Kişinin İslami güzelliklerinden biri de (manasız, faydasız) ve kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesidir.”[4]

Bir rivayete göre şöyle anlatıldı:

Lokman Hekim, Habeşli bir köle idi. Bir gün efendisi ona şöyle dedi:

"Evlat, bize şu koyunu kes, en güzel yerinden iki parça et getir.

Lokman Hekim, koyunun dilini ve kalbini getirdi. Bir başka sefer, yine efendisi ona şöyle dedi: " Bize şu koyunu kes, en kötü yerinden iki parça et getir." Lokman Hekim, yine koyunun dilini ve kalbini getirdi. Efendisi, bunun manasını sordu, o da şöyle açıkladı: "Bu cesette, o iki parça etten daha güzeli yoktur, eğer iyi­lik yolunda olursa. Yine bu cesette, o iki parça etten daha kötüsü yoktur, eğer kötülük yolunda olursa."

Nasıl ki deprem gibi doğal afetler, binalan yerle bir edip büyük felaketlere yol açıyorsa, dil nimeti de şer yolunda kullanıldığı zaman ümmetin birliğini bozacak kadar büyük bir afete dönüşür. Eğer onu terbiye ederek ehilleştirir ve dizginlerini ele alırsak ondan hayır yolunda faydalanabili­riz. Eğer ehilleştiremez de onu kendi haline bırakırsak, kısa bir süre zarfında öyle bir hal alır ki, kiminle konuşursa gıy­bet konuşur, karıştığı her topluluğa fitne ve fesat tohumlan eker, iman ve kardeşlik bağlarını koparır. Hem sahibinin hem de toplumun kalbinde telafisi mümkün olmayan derin yaralar açar. Dilin şerrinden ancak hayır konuşan veya sü­kût edenler kurtulur.

Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Susan kurtulmuştur."[5]

Hz. İsa (a.s)'a dediler ki: "Bize öyle bir ameli tavsiye et ki, onunla cennete girelim!

Hz. İsa (a.s) şöyle buyurdu:

* Hiç konuşmayınız." Dediler ki:

" Buna gücümüz yetmez!" Hz. İsa (a.s) şöyle buyurdu:

* O halde sadece hayırlı söz konuşunuz!"

İnsanın dilini koruyabilmesi için çok konuşmaktan ka­çınması, ölçülü konuşması, Allah'ın rızasını kazandıran ve ahiret gününde kendisine fayda veren şeyleri konuşması gerekir. Eğer bunu yapamıyorsa sükût etmelidir ki selamet bulsun. Çünkü selamet sükûttadır. Şeytan, ancak sükûtla mağlup edilir.

Nitekim biri Resulullah (s.a.v)'e geldi ve şöyle dedi:

" Ya Resulullah, bana bir tavsiyede bulun."

Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

* Hayır söz hariç; dilini koru. Eğer böyle yaparsan, şeyta­nı mağlup edersin."[6]

Onun için bir müslüman dilini korumalıdır. Çünkü dili korumak, şeytana karşı korunmaktır. Ayrıca Allah u Teala, dilini koruyan kimsenin ayıplarını kapatır. Yine Resul-i Ek-rem(s.a.v) şöyle buyurmuştur:" Dilini koruyan bir kimsenin avretini Alİah u Teala örter."[7]

Amr b. Dinar anlatıyor: Bir kişi, Resulullah'ın yanında fazla konuştu. Resulullah(s.a.v) kendisine:

" Senin dilinin önünde kaç perde vardır?" diye sordu. O kişi cevaben şöyle dedi:

*   Dişlerim  ve   dudaklarım   vardır."   Bunun   üzerine Resulullah(s.a.v) şöyle buyurdu:

* Acaba senin için bu perdelerde konuşmanı engelleye­cek bir kuvvet yok mudur?"[8]

Allah, ahiret gününde her insanı konuşmalarından dola­yı hesaba çekecek, zamanını ve enerjisini nerede tükettiğini bir bir soracaktır.

Nitekim bir rivayete göre:

Muaz b:Cebel (r.a) Yemen'e gönderildiği zaman, Resulullah'tan nasihat istedi.

Resulullah (s.a.v) dilini işaret etti ve şöyle buyurdu:

* Sana şu dile sahip olmanı tavsiye ederim." Muaz b. Cebel (r.a) dedi ki:

"Ya Resulullah! Biz söylediklerimizden sorumlu muyuz?"

Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

" Ey Cebel'in oğlu! İnsanları ateşe yüz üstü sürükleyen, dillerinin kazancından başka ne olabilir?"[9]

Kur'an'a göre şekillenmeyen toplumlarda tevhid yerine şirk, iman yerine küfür, adalet yerine zulüm hâkim olur. Böyle toplumlarda ins ve cin şeytanlar, iman ehlini fitneye düşürmek için teyakkuz halinde beklemektedirler. Nebevi yolda yürüyen fertlerin şeytandan korunabilmesi için, gıy­bet, dedikodu, nemime gibi büyük günahlardan dilini mu­hafaza etmesi gerekir. Zira iç dünyasında bir inkılâp gerçek­leştiremeyen; dış dünyasında bir inkılâp gerçekleştiremez ve İslami davanın bir neferi olamaz. İç ve dış dünyamızda bir inkılap gerçekleştirebilmemiz için en büyük düşmanı­mız olan nefs-i emmare ile çok yönlü bir savaşa girerek onu yenmemiz gerekir. Nefisle cihad etmek o kadar önemli ve hayati bir savaştır ki Resul-i Ekrem(s.a.v) onu Cihad-ı ekber olarak tarif etmiştir. Çünkü söz ve amellerimizin, ahiretteki akibetimizin nasıl olacağı nefsin durumuna bağlıdır. Eğer nefsin dizginlerini elimize alabilirsek o zaman dilin afetle­rinden korunabilir ve ruhen kemale erebiliriz. Aksi halde çirkin ahlak ve kötü amellere yönelmemiz kaçınılmazdır. Onun içindir ki Resul-i Ekrem(s.a.v) nefis ile cihad etmeyi bize emrederek şöyle buyurmuştur: "Kişinin asıl düşmanı nefsidir." "Gerçek mücahit, nefsiyle cihad edendir."[10] Buna göre bir müslüman her şeyden önce kendisini ıslah etmeli ki, başkasını ıslah edebilsin. Şeytanı ve nefs-i emmare-yi yenebilmenin ilk adımı dili gıybetten korumaktır. Çünkü konuşması düzgün olanın diğer amelleri de düzgün olur.

Resul-i Ekrem(s.a.v), bir rivayette şöyle buyurdu: "Ade­moğlu sabahladığı vakit tüm azalar hep birlikte dil için yal­varırlar. Dile hitaben şöyle derler:

"Bizim hakkımızda Allah'tan kork! Eğer sen, doğru olur­san biz de doğru oluruz. Eğer sen, bozulur eğri yola sapar­san, haktan ayrılırız."[11]

Diğer bir rivayette Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmuş-tur:"Kulun kalbi doğru olmadıkça imanı doğru olamaz. Dili doğru olmadıkça kalbi de doğru olamaz."[12]

İnsan, ilahi nimeti zayi etmemek için dünyevi meseleler hakkında gereğinden fazla konuşmayıp onun yerine dilini Allah'ı zikirle, duayla, istiğfarla, ilmi ve faydalı sosyal ve kültürel meselelerle meşgul etmelidir.

Nitekim Resul-İ Ekrem(s.a.v) şöyle buyurdu: " Allah u Teala her konuşanın dilinin yanındadır. Bina­enaleyh ne söylediğini bilen kişi Allah'tan korksun."

 
A- GIYBET
 
1. BÖLÜM

 
Gıybetin Tanimi

 

Resulullah(s.a.v), ashabına sordu:

" Gıybet nedir bitir misiniz?" Ashab:

" Allah ve Resulü daha iyi bilir," dediler.

Bunun üzerine Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurdu:

" Kardeşini, hoşlanmadığı bir şeyle anarsan, gıybetini etmiş olursun."

Sahabeden biri:

" Ya Resulullah! Şayet dediğim şey kardeşimde varsa ne olur?" diye sorunca.

Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurdu:

"Eğer dediğin şey kardeşinde varsa, onun gıybetini etmiş olursun; söylediğin şey onda yoksa ona iftira etmiş olursun."[13]

Rivayetlere ve imamların tanımına göre; gıybet, kişinin yüzüne karşı söylenmesinden hoşlanmayacağı bir ayıbını, kusurunu veya eksikliğini gıyabında veya huzurunda söyle­mektir. Müslümanm hoşlanmadığı bu kusuru, ister bedenin­de, ister ahlakında, ister asaletinde, ister dünya işlerinde, ister dini işlerinde, ister elbisesinde olsun... hiçbir fark yoktur. Bü­tün bu hususlarla ilgili kişinin duyduğu vakit hoşlanmayaca­ğı sözleri arkasından veya yüzüne karşı söylemek gıybettir.

 
Gıybet Çeşitleri

 

Gıybet değişik şekillerde gerçekleşebilir:

a- İnsanın Bedeni İle İlgili Kusurlarını Söylemek: Bir kişi hakkında kördür, topaldır, keldir, şaşıdır, kısa boyludur, uzun boyludur ve çirkindir gibi kişinin duyduğunda hoş­lanmayacağı kusurlannı söylemek gıybettir. Mesela, iki kişi evlendiklerinde damat tarafı; damat güzeldir, gelin çok çir­kindir veya gelin tarafı; damat kısa boyludur veya geline la­yık değildir gibi sözler sarf etmektedirler. Bu tür sözler gıy­bettir.

Bir rivayete göre, Resul-i Ekrem(s.a.v)'in yanma kısa boy­lu bir kadın geldi. Kadın çıkıp gittikten sonra, Hz. Aişe(r.a) şöyle dedi:

"Boyu da ne kadar kısa!

Bunu işiten Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurdu:

"Kadının gıybetini ettin, ya Aişe!"

Hz. Aişe(r.a) dedi ki:

"Onda olan hali anlattım. Başka bir şey demedim ki."

Bunun üzerine Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurdu:

"Ama, onun bahsedilmesinden hiç hoşlanmayacağı bir yanını anlattın."[14]

Diğer bir rivayete göre, Hz. Aişe (r.a) diyor ki: Ben Re­sul-i Ekrem'e:

"Size Safiyye'nin boyunun kısalığı gibi kusurları yetmiyor mu?" dedim. Bunun üzerine Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle bu­yurdu:

"Öyle bir söz söyledin ki, denize karışsa onu kirletir, rengini bozar ve onu kokuturdu."[15]

Ashab, Resul-i Ekrem'in yanındat bir kimseden söz ettiler: "Filan kişi çok zayıf kimsedir, yardımcısı olmadan kendi

başına ne yiyebilir ne de misafirliğe gidebilir." dediler.

Resul-i Ekrem(s.a.v): "Onu gıybet ettiniz" buyurdu. Onlar: "Biz onda olanı söyledik" dediler. Resul-i Ekrem(s.a.v):

"İşte gıybet de odur."[16]   buyurdu.           

b-  İnsanın Elbisesiyle İlgili Kusurlarını Söylemek: Bir kim­se hakkında pantolonu kısadır, eteği uzundur, elbisesi eski­dir veya ceketi kirlidir gibi kişinin duyduğunda hoşlanma­yacağı ayıplarını söylemek gıybettir.

Nitekim Hz. Aişe (r.a) diyor ki: Resul-i Ekrem(s.a.v)'in yanında bulunduğum bir sırada bir kadın geldi ve gitti. Ben:

" Bu kadın ne uzun etekli! "dedim.

Resul-i Ekrem(s.a.v):

" Ağzındakini tükür![17] "buyurdu, ben de bir et parçası tü-kürdüm, dedi.

c- Dünya İşleri İle İlgili Kusurlarını Söylemek: Bir kimse hakkında terbiyesizdir, çok yer, çok uyur, ailesi çok gezer, evi temiz değildir gibi kişinin duyduğunda rahatsız olacağı sözleri söylemek gıybettir.

Resul-i Ekrem(s.a.v)'in huzurunda iki kişiden biri arka­daşına dedi ki:

" Muhakkak filan adam çok uyuyor."

Bu sözden sonra bu iki kişi Resul-i Ekrem(s.a.v)'den bir yiyecek istediler ki, onunla ekmeklerini yesinler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurdu:

" Siz yemek yediniz!" Onlar:

*   Biz yemedik."  dediler.   Bunun  üzerine  Resul-î  Ek-rem(s.a.v) şöyle buyurdu:

*  Evet, siz kardeşinizin gıybetini ederek etinden yediniz."[18]

Bir rivayete göre; Resul-i Ekrem(s.a.v) bir sefere çıktığın­da iki zengin kişiye dünyalığı olmayan birini arkadaş edi­yordu. Böylece, onların yediklerinden yesin, konağa varma­dan önce gidip yerlerini hazırlasın ve sofralarını kursun.

Böyle bir seferde Resul-i Ekrem(s.a.v), Selman-ı Farisi'yi iki kişiye vermişti. Bir gün, bir yere gittiler. Selman onlara iyi bir şey hazırlamamıştı. Ona şöyle dediler:

" Resul-i Ekrem(s.a.v)'e git; fazla katık varsa, bizim için is­te." Selman gidince arkasından şöyle dediler:

" Selman su kuyusuna gitse, suyu kurutur."

Selman Resul-i Ekrem(s.a.v)'e gitti. Onların dediğini anla­tınca, Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurdu:

" Git onlara söyle: katığı yediniz."

Selman gelip durumu onlara bildirdi.

Bunun üzerine ikisi de, Resul-i Ekrem(s.a.v)'in yanına git­tiler; dediler ki:

"Biz daha bir şey yemedik ki," Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle

buyurdu:

"Ama ben ağzınızda et kızıllığı görüyorum." Onlar şöyle dediler:

"Bizde bir şey yok ki; biz bugün hiç et yemedik ki."

Bunun üzerine Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurdu:

" Siz, kardeşinizin gıybetini ettiniz."

Sonra onlara sordu:

" Ölü eti yemeği sever misiniz?"

" Hayır, sevmeyiz." dediler.

Resul-i Ekrem(s.a.v); şöyle buyurdu:

" Ölü etiniç'yemeği nasıl kötü görüyorsanız, kardeşinizin gıybetini de etmeyiniz. Kardeşinin gıybetini eden kimse, kar­deşinin etini yemiş olur."

İşte, bunun üzerine şu ayet nazil oldu:

" ...Biriniz diğerinizin gıybetini etmesin. Hanginiz ölmüş kardeşinin etini yemeği sever? Bundan tiksindiniz değil mi? Öyleyse Allah'tan korkun!..."[19]

d- Ahlakı İle İlgili Kusurlarını Söylemek: Bir kişi hakkın­da kötü huyludur, acizdir, zayıftır, korkaktır, cimridir, öfke­lidir gibi kişiyi rencide edici şeyleri söylemek gıybettir.

Ebu Hureyre(r.a), diyor ki: Resul-i Ekrem(s.a.v)'in yanın­da oturuyorduk, bir adam kalktı gitti. Orada bulunanlar:

"Ya ResuluMah, filan adam çok zayıf ve çok aciz bir kim­sedir/' dediler.

Bunun üzerine Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurdu:

"Arkadaşınızı gıybet ettiniz ve etini yediniz."[20]

İbrahim b.Edhem'i şöyle anlattılar:

Bir yemeğe davet edilmişti. Sıradan biri dedi ki:

"Hani filan kişi gelmemiş/'

Bir başkası da, o gelmeyen için şöyle dedi:

" O, ağır hareket eden bir insandır."

Bunu duyan İbrahim b. Edhem şöyle dedi:

" Olan iş, benim mideme oldu. Yemeğe gittim, gıybetle karşılaştım. "

Çıkıp gitti. Üç gün müddetle hiçbir şey yemedi.

e- Asaleti İle İlgili Kusurlarını Söylemek: Annesi hizmet­çidir, babası çöpçüdür, kapıcıdır, çiftçidir veya ayakkabı boyacısıdir gibi kişiyi küçük düşürücü sözleri söylemek gıy­bettir.

Hz.Aişe(r.a) diyor ki: Safiyye'nin devesi hastalanmıştı. Zeyneb'de yedek bir deve bulunuyordu. Resul-i Ekrem(s.a.v) Zeyneb'e: " Yanındaki yedek deveyi ona ver." buyurdu.Zeyneb:

" O yahudiye deveyi vereyim mi?"[21] dedi. (Zeyneb, bu sö­zü ile daha önce Yahudi olan ve hicretin yedinci yılında müslüman olup Peygamberimiz (s.a.v) ile evlenen Safiy-ye'yi geçmişteki asaletinden dolayı küçük düşürmek iste­mişti.) Buna son derece üzülen Resul-i Ekrem(s.a.v), uzun bir süre Zeyneb'in yanma uğramadı.

f- Dini İşleri İle İlgili Kusurlarını Söylemek: Bir kimse hakkında fasıktır, yalancıdır, anne ve babasına itaat etmez, zalimdir, namaza tembeldir, daha Fatiha'yı bile düzgün okuyamıyor, üçkâğıtçıdır, helal ve harama aldırmaz gibi duyduğunda kişiyi rahatsız edici kusurlarını söylemek gıy­bettir.

Geriye başka bir husus kaldı. Rivayetlerden anlaşıldığı gibi müslümanlann sırlarını ifşa etmek de haramdır. Yani ister ahlaki, ister yaratışsal, isterse ameli olsun müslüman­lann saklı kalmış, açığa çıkmamış kusurlarının açıklanıp if­şa edilmesi haramdır. (Kırk Hadis Şerhi)

 
2- BÖLÜM

 
Gıybetin Haram Oluşu

 

Gıybet, Kur'an, sünnet ve ümmetin icmaı ile haram­dır. Allah u Teala Kur'an-ı Kerim'de gıybeti çirkinlik bakı­mından ölü çti yemeye benzeterek şöyle buyuruyor:

" Hanginiz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever? "Bazı alimler diyorlar ki, bu ayeti kerime duyulunca herkes buna cevap vermeli ve "Hayır, sevmeyiz" demelidir. Bundan sonradır ki Allah u Teala şöyle buyurmuştur:

"Bundan tiksindiniz değil mi?"[22]

Abdullah b. Mesud(r.a) diyor ki:

"Resul-i Ekrem(s.a.v)'in huzurunda bulunuyorduk. Ara­mızdan birisi kalkıp gitti. Oturanlardan birisi de onu gıybet etti ve ayıpladı. Bunun üzerine Resul-i Ekrem(s.a.v):

"Dişlerini karıştır." buyurdu. Adam:

"Niçin dişlerimi karıştırayım? Et yemedim ki" dedi. Resul-i Ekrem(s.a.v):

"Gıybet ettiğin kardeşinin etini yedin."[23] buyurdu.

Gıybet, doğruyu söylemek olduğuna göre haram olma­sının hikmeti, insanın şerefini ve kişiliğini korumaktır. Al­lah u Teala'nın kişinin eti ile şerefi arasında bir benzerlik kurması, kişinin her ikisinden de üzüntü duymasındandır.

Kişinin eti yendiği vakit canı acıyıp üzüldüğü gibi, şerefi ile oynanıp, kalbinin kırılacağı sözleri duyması da onu üzer. Al­lah u Teala, gıybeti kardeş eti yemek gibi çirkin göstererek müslümanlan gıybetten şiddetli bir şekilde men etmekte ve gıybete hiçbir yol bırakmamaktadır. Çünkü insan başkasına kızarak etini ve ciğerini yiyemiyorsa, kendi kardeşinin etini hiç yiyemez, buna yüreği dayanamaz. O halde nasıl ki, karde­şimizin etini yemeğe tahammül gösteremiyorsak, başkasının gıybetim ederek şerefi ile oynanmasına da tahammül göstermememiz gerekir. Aklı başında olan kimsenin insanların etini yemesi, normal bir davranış olmadığı gibi, ırz ve şerefiyle oy­naması da normal bir davramş değildir. Çünkü insanın şerefi ve haysiyeti etinden çok daha kıymetlidir.

Bir rivayete göre Resul-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Riba (faiz) yetmiş bu kadar kapıdır. Bunların en ehveni, müslüman olarak kişinin annesiyle cinsi münasebette bulun­ması gibidir. Bir dirhem riba, otuz beş zinadan daha şiddetlidir. Ribanin en şiddetlisi ve en kötüsü müslümanın gizli hallerini açıklamaktır."[24]

Resul-i Ekrem (s.a.v), veda hutbesinde şöyle buyurdu: "Bu şehrinizde, bu beldenizde bu gününüzün hürmeti gibi

birbirinize kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız haramdır. Haberiniz olsun, tebliğ ettim mi?"[25]

Resul-i Ekrem (s.a.v), gıybeti ümmetine haram kıldı ve onu can ve malın haramlığı ile birlikte anlattı ve bunu tekid ederek beldenin ve şehrin haramlığı gibi haram kabul etti.

Gıybetin deniz suyuna karıştığında suyu bozup rengini ve kokusunu değiştireceği, gıybet edenlerin cehennemde hem kendi etlerini hem de başkalarının etlerini yiyerek, hatta cife ve leş yiyerek azab olunacakları rivayetlerden anlaşılmaktadır. Nasıl ki ölü eti yemek tiksindiricidir, ona benzeyen ve fe­sadı ondan da büyük olan gıybet de öyledir. Kur'an ayetleri ve hadisler, gıybetin kebairden olduğunu ifade etmektedirler.

Gücü yettiği halde gıybete susup onu yasaklamamak da kebairdendir. Çünkü gücü yeten kimsenin münker olan şeyi önlememesi büyük günahlardandır. Gıybet ise münker fiille­rin en çjrkinlerindendir. Rivayetlerde gıybet hakkında şiddet­li men ve çok büyük bir korkutma vardır.

Masiyet olan gıybet kullanılış şekline ve amacına göre ba­zen küfür, nifak veya mubah olabilir:

 
1- Küfür Olan Gıybet

 

Bir müslümanın gıybeti edildiğinde orada bulunanlardan biri gıybet edene dese ki:

" Allah'tan kork, gıybet etme! "

O da buna karşılık:

" Bu, gıybet değil; ben doğruyu söylüyorum" derse, Al­lah'ın haram kıldığı gıybeti helal saymış olur.

Bir kimse, Allah'ın haram ettiğini helal sayarsa, kafir olur.

Bazen kişinin çok basit gördüğü ve hiç önemsemediği ba­zı söz ve ameller vardır ki, yapıldıklarında çok kötü sonuçlar doğurmakta ve kişinin ebedi olarak cehenneme girmesine se­bep olabilmektedir.

Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:   -

" Bir ku! Allah'ın gazabını gerektiren bir kelimeyi ona önem vermeyerek söyleyiverir. Hâlbuki Allahu Teala o kötü söz sebe­biyle o kimseyi cehennemin dibine indirir."[26]

 
2- Nifak Olan Gıybet

 

İlim ve takva ehlinin tabirleriyle yapılan gıybettir. Böyle kişiler hem gıybet etmekte, hem de gıybetten kaçındıklarını gösterir bir tutum sergilemektedirler. Fakat bilmezler ki, bu tutumlarıyla iki kötülüğü, hem gıybet hem de ikiyüzlülüğü bir arada yapmış olurlar. Bu kişilerin yanında birinden söz edilince söze şöyle başlarlar:" Allah bizi filan amelden koru­sun" veya "Haya eksikliğinden Allah'a sığınırız."

Bu sözlerden maksatları o kişinin ayıbını isim vermeden ima yoluyla kınamak ve gıybetlerini takva ehlinin tabirleriyle kamufle etmektir. Böyle yaparlarken vera sahibi salih bir kim­se gibi görünmek isterler. Böylesine bir hareket münafıklıktır.

 
3- Masiyet Olan Gıybet

 

Bir insanın ismini vererek gıybetini yapmaktır. Fakat gıybetin haram olduğu kabul edilerek yapılan gıybettir. Bu tür gıybet edenler kebair bir günah işlediklerinden günah­kârdırlar. Tevbe etmeleri gerekir. Ancak tevbe etmek için gıybet edilen kimseye gidip, "Seni çekiştirdim, hakkını he­lal et."diyerek helalleşmek ve sonra da Allah'tan bağış tale­binde bulunmak zorundadır.(Bazı alimler de "Eğer söz ona ulaşmamışsa tevbe ve istiğfar yeterlidir" demişlerdir.)

 
4- Mubah Olan Gıybet

 

Açıktan günah işleyenlerin gıybetidir. Fasıkların ve bid'at ehlinin gıybetidir. Bunu anlatanın amacı, halkı onla­rın şerrinden korumak olmalıdır. Fakat caiz olan durumlar­da bile gıybetten kaçınmak gerekir. Çünkü helâl olan bir ameli harama girmek korkusuyla terk etmek takvanın gere­ği olup takva ehline yakışan da budur.

Gıybetin müslümar. hakkında sakıncalı olması üç sebep­tendir. Bunlar; eziyet, Allah'ın yarattığım ayıplamak ve vak­ti boş yere geçirmektir.

 
3- BÖLÜM

 
Gıybet Sadece Dil İle Yapılmaz

 

Hne kadar gıybet genellikle sözlerle yapılıyorsa da aynı maksadı ima, işaret, hareket, yazı ve benzeri şeylerle de gerçekleştirmek mümkündür. Nevevi diyor ki: " Hatta bir kimsenin yürüyüşünü taklid etmek de gıybettir."

Resul-i Ekrem (s.a.v), Hz. Aişe'nin bir kadının taklidini yaptığını görünce şöyle buyurdu:

“Ben bir başkasını taklit etmem. Hatta bana şu kadar şu kadar (pek çok dünyalık) verilse bile!"[27]

Hz. Aişe(r.a) diyor ki:

''Evimize bir kadın geldi. Kadın gittikten sonra:

"Ne kısa boyludur" diye elimle işaret ettiğim vakit Resul-i Ekrem(s.a.v):

"Sen onu gıybet ettin, kalk da onunla helalleş."[28]   buyurdu.

Gıybet çeşitlerinin en çirkini, kendisine salih insan süsü vererek yapılan gıybettir. Çünkü bu kişiler maksatlarını ilim ve takva ehlinin tabirleriyle anlatırlar. Bunlar gıybet etmekte, ama sanki gıybetten kaçındıklarını gösterir bir tutum sergile­mektedirler. Fakat bilmezler ki, böyle yapmakla iki kötülüğü; hem gıybet hem de riyakârlığı bir arada yapmış olurlar.

Böyle kişilerin yanında birinden söz edilince: "Elhamdulillah bir makam peşinde değiliz" veya "Allah u Teala bizi filan amelden korusun" diyerek o kişinin böyle olduğunu ima yo­luyla anlatarak gıybet etmiş olurlar. Böyle bir gıybet salih amel örtüsüyle örtülmüş bir gıybettir.

Kimi zaman da kişi hıyanetini daha da ileri götürerek ve­balini daha da ağırlaştırır. Mesela "Gerçekten filan kişi çok iyi biridir. Kendini ilme ve ibadete vermiştir. Fakat ne yazık ki o da bizim gibi haramlara bulaşmıştır." der. Buradaki maksadı, o kişiyi yererken diğer taraftan kendini övmektedir. Böyle yapmakla gıybet, riya ve kendini tezkiye etme gibi üç büyük günahı bir arada işlemiş olur.

Gıybetin çeşitlerinden biri de " Arkadaşımızın başına ge­lenlere çok üzüldüm. Allah onu hidayet etsin."diyerek çekiş­tirdiği kişiye üzüldüğünü belirtmek ve dostluk gösterisinde bulunmakla bir nifak, ikiyüzlülük örneği göstermektir. Çün­kü kişi bu ifadesinde samimi değildir. Eğer gerçekten onun durumuna üzülmüş olsaydı, onun meselesinden söz ederek onu teşhir etmez ve gıybetini etmezdi. Onun için gizlice dua ederdi.

Bir kişinin kötü fiilini, isim vermeden başkasına tariz yo­luyla anlatmak için " Bugün birisi bize uğradı da şöyle böyle yaptı." dediğimizde, dinleyenlerden biri o gün bize gelenin kim olduğunu bilmezse veya o konuşmamızdan belirli bir ki­şiyi arılamazsa gıybet etmiş olmayız. Nitekim Resul-i Ek-rem(s.a.v) bir kimsenin herhangi bir hareketinden hoşlanma­dığı zaman şöyle buyururdu:"Bazı kimselere ne olur ki şöyle şöyle yaparlar."[29]

Böylece Resul-i Ekrem(s.a.v), belirli bir kimseden bah­setmezdi.

 
Gıybete Karşı Ne Yapmalı ?

 

Nasıl ki haram olan gıybet, kebiredendir Aynı şekilde gıybete kulak verip onu dinlemek de haramdır. Nitekim Re­sul-i Ekrem(s.a.v), şöyle buyurmuştur:

"(Gıybeti) dinleyen de gıybet edenlerden birisidir."[30]

Bir rivayete göre; Resul-i Ekrem(s.a.v), bir adamı zina etti­ğinden ötürü recmetti. Bu sırada Ensar'dan iki kişi konuşur­ken, birinin diğerine:

" Bu adam köpek gibi öldürüldü.." dediğini duydu. Bir sü­re sustuktan sonra Resul-i Ekrem(s.a.v) kalktı, yürüdü ve ayak­larını dikmiş bir eşek ölüsüne rast geldi, Resul-i Ekrem(s.a.v) ya­nındakilere dönerek o iki adama şöyle buyurdu:

"Şu eşek ölüsünden yer misiniz?" Onlar:

"Ya Resulullah! Bunu kim yer?" dediler.

Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurdu:

"Az önce kardeşiniz hakkında söylediğiniz sözle bundan daha fenasını yemiş oldunuz. Nefsimi kudret elinde bulundu­ran Allah'a yemin ederim ki, o adam şimdi cennetteki ırmaklarda yüzüyor."[31]

Burada Resul-i Ekrem(s.a.v), ikisini birden leş yemeğe da­vet ederek her ikisini de suçluyor ve gıybet ettiklerini söylüyor. Hâlbuki o sözü söyleyen birisiydi, diğeri de onu dinliyor­du. Fakat gıybeti dinleyen de günahta ona ortak olmuştu.

Yapılan gıybete susup onu önlememek de kebairdendir. Çünkü gıybet, kötülüklerin en çirkinlerindendir. Yanımızda gıybet edeni dil ile reddetmeliyiz. Eğer o kişi gıybete devam ederse başka bir sözle konuyu dağıtarak konuşmasını kesme-liyiz. Eğer bu da fayda sağlamazsa gıybeti kalp ile inkâr edip, gıybet meclisini bir bahane ile terk etmeliyiz. Eğer gıybeti en­gellemeye gücümüz yetmiyorsa, o meclisi terk ermeye gücü­müz yeter. Aksi halde sükût edip gıybeti engellemezsek biz de gıybet etmiş oluruz.

Nitekim Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmuştur:

* Yanında bir din kardeşi gıybet edilir de onu önlemeye gü­cü yettiği halde ona yardım ederse (gıybeti önlerse), kıyamet günü Allah u Teala da ona yardım eder. Şayet gücü yettiği hal­de onu korumaz ve yardım etmezse, Allah u Teala da onu dün-ya ve ahirette zelil kılar."[32]

Yine Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmuştur:

" Kim kardeşinin gıybet edilmesine engel olursa Alİah onun için bin şer kapısını kapatır. Ama engel olmazsa o da gıybet et­miş gibi sayılır."[33]

Resul-i Ekrem(s.a.v) gıybeti ve gıybete kulak vermeyi nehy ettikten sonra şöyle buyurdu:

"Kim bir mecliste bir kardeşinin gıybetinin edildiğini duyar da o gıybeti reddederse Alİah u Teala ondan dünya ve ahirette bin şerrin kapısını reddeder, kapatır. Ve eğer gücü yetmesine rağmen onu reddetmezse, kendisine gıybetçinin günahının yet-msş katı yazılır."[34]

Büyük alimlerden Şeyh Ensari (rıdvanullahî teala aleyh) buyuruyor ki:

" Anlaşıldığı kadarıyla burada söz konusu olan red biçimi, gıybetten nehy etmekten başka bir şeydir ve redden maksat, gıybeti edilen kişiyi yokluğunda destekleyip korumaktır. Şu hal­de eğer söz konusu olan ayıp dünyevi bir ayıp ve kusur asıl ayıp kusurun Allah u Teala'nın ayıp olarak tanıttığı masiyetler olduğu ve Allah u Teala'nın ayıp saymadığı şeylerle kardeşinin ayıplanmaması gerektiğini göstermen gerekir. Eğer ayıp dini ise kardeşini bundan koruman ve kurtarman lazım. Müminler de kimi zaman masiyetle müptela olabilirler. Eğer bu durumdaki kişi halinden haberdar değil ise ona durumunu hatırlatmak ge­rekecektir. Bunun yolu da onu ayıplayıp kınamak değil, ona na­sihat etmektir. Çünkü senin o ayıplaman ve kınamanın Allah'ın katında onun masiyetinden büyük olması da mümkündür,"

"Eğer gıybetçiye dilimizle sus deyip kalben onun gıybetini dinlemek istiyorsak, bu münafıklık olur. Kimi zaman da dinle­yici gıybeti engelleyeceğine onu gıybete teşvik eder. Belki de hadis-i şerifte sözü geçen " Gıybetçinin günahından yetmiş kat daha fazla günahkar olanlar" bu tür kişilerdir." (Kırk Hadis Şerhi)

Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Din kardeşinin şerefini, gıybet edene karşı savunan kimse­yi Allah u Teala kıyamet günü cehennemden uzaklaştırır."[35]

Bir hikâyeye göre, peygamberlerden biri bir rüya gördü; kendisine şöyle dendi:

"Sabah olunca karşına çıkandan kaç."

Sabah oldu; dışarı çıktı. Yola koyulup gitti. Karşısına kok­muş bir eşek leşi çıktı. Onu bırakıp kaçtı.

Akşam olunca, şu duayı yaptı:

"Ya Rabbi, emrini yerine getirdim. Bu işin manasını bana bildir."

Rüya gördü, rüyasında şöyle anlatıldı: "O gördüğün gıy­bettir. İnsanların gıybetini edenlerden kaç."

Gücü yettiği halde gıybete susup onu engellememek bü­yük bir günahtır. Çünkü gücü yeten kimsenin münker olan şeyi önlememesi büyük günahlardandır. Gıybet ise kötülükle­rin en çirkinlerinden olup büyük bir münkerdir. Her insanın gıybeti engellemeye gücü yeter. Gıybeti engellemeye gücü­müzün yetmediği yerde, en azından o meclisi terk ederek gıy­bete karşı tavır takınmamız gerekir ki, vebalden kurtulalım. Çünkü gıybeti dinleyen olmazsa veya gıybet önlenirse, gıybet eden de bir daha gıybet etmeye cesaret edemez. Fakat gıybe­ti dinlemek, ona itirazda bulunmamak ve gıybet meclisinde oturmak insanları bu günaha daha fazla teşvik eder.

Bir kişi, kendisinin gıybet edildiğini işittiği zaman gıybet edene karşı nasıl bir tavır takınmalıdır? O da onun gıybetini yapmalı mı? Gıybete gıybetle karşılık vermek çok tehlikeli bir davranıştır. Çünkü haddi aşarak zarara düşme ihtimali çok fazladır. En güzel tavır sükût edip sabır göstermek ve Allah'a havale etmektir. Çünkü Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmak­tadır:

"Fakirlik günün için ırzından karzda bulun (yani ödünç ver)."

Bunun manası: "Seni ayıplamak, zemmetmek suretiyle gıybet eden kimseye hemen mukabele etmeye, hakkını dün­yada almaya kalkma. Karzda bulun (yani ödünç ver), onu fa­kir olacağın kıyamet gününde alırsın demektir. (Kutub-i Site, Hadis Ansiklopedisi)

O halde gıybetimizi edene karşı takınacağımız en gü­zel tavır gıybet ateşini sabır ve sükût ile söndürmektir. Gıybete gıybetle karşılık, hayırları yiyip tüketen yangına körükle gitmektir.

 
Kalp İle Yapılan Gıybet

 

Zan, keşin bir delil olmaksızın, başkasının kötü bir iş yaptığını hayâlinden geçirmektir. Zan iki türlüdür.

1- Günah olan zan, yani su-i zan

2- Günah olmayan zan ( Bir müslüman hakkında hüsn-ü zanda bulunfrıak esas olduğundan üçüncü olarak da Hüsn-ü zandan söz edilebilir.)

Günah olan zan yani su-i zan, gözün görmediği, kulağın işitmediği bir hususta kalbin kötülükle hükmetmesi ve di­lin onu söylemesidir.

Günah olmayan zan, konuşulmayan, içte kalan zandır. Belki kalbe gelen şek ve şüphe etmekte affedilmiştir. Kötü söz gibi su-i zan da haramdır. Mesela " Bir erkekle bir kadı­nı baş başa konuşurlarken gördüğümüzde, kalbimizde kö­tü bir düşünce oluşabilir; fakat bu kötü düşüncemizi başka­sına söylediğimizde günah işlemiz oluruz. Çünkü onların başka bir sebepten dolayı bir araya gelmiş olma ihtimali vardır.

Nitekim Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Aman aman zandan sakının, zira zan, sözlerin en çok yalan olanıdır."[36]

Bir adamın ağzı içki kokuyor diye ona ceza uygulana­maz. Çünkü bu kokunun başka şeyden olma ihtimali vardır. Adamın ağzı kokuyor diye içki içtiğine dair kötü zanda bulunmak haramdır. Nitekim Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle bu­yurmuştur:

"Muhakkak ki Allahu Teala müslümanın canını, malını ve onun hakkında kötü zanda bulunmayı haram kılmıştır.[37]

Ayrıca anlatılan bir rivayete göre: Selman-ı Farisi bir top­lulukla sefere çıkmıştı. Aralarında Hz. Ömer de vardı. Pir ye­re indiler. Çardaklarını kurdular. Sofralarını hazırladılar. Ama Selman onlara yardım edemeden uyudu. Oradakilerden bazıları şöyle dediler:

"Bu adamın kastı ne? Hazıra konmak istiyor. Kurulmuş çardak, yapılmış yemek bekliyor." Selman uyanınca ona de­diler ki:

"Resulullah'a git. Bize katık iste. Yemeğimize katık yapa­lım." Selman, Resulullah'a gitti. Onların dediğini anlattı. Re­sul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurdu:

"Onlara git söyle; katık bulup yediler."

Selman gelip onlara söyleyince şöyle dediler:

"Biz daha bir şey yemedik ki."

Selman dedi ki:

"Resulullah size yalan söylemez. Gidin, durumu kendiniz bildirin."

Resulullah'a gittiler. Resul-i Ekrem(s.a.v) onlara şöyle bu­yurdu:

"Arkadaşınız uyurken, diyeceğinizi dediniz, katığınızı al­dınız."

Bundan sonra, onlara şu ayeti kerime'yi okudu-

"Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının, zira zan­nın bir kısmı günahtır..."[38]

Her zaman İslam düşmanlarının saldırılarına maruz kalan müslümanlarm kardeşlik ve dayanışma bağlarını güçlü tutmaları ve ihtilafa düşmemeleri gerekir. Çünkü fertler arasındaki bir kırgınlık mücadeleyi olumsuz yönde etkile­yecektir. Onun için İslam dini, kardeşlik bağlarını zayıflatan her şeyi yasaklayıp, müslümanlarm birbirleri hakk&




islami forum



Bilx.net
Get  our toolbar!

Kabeden Canlı Yayın